26 Temmuz 2015 Pazar

GÖZLERİYLE KUCAKLAYAN KADIN ( Ocak 2014 - Martı Dergisi - Şafak Pavey röportaj )

O’nunla görüşmeye giderken ayrı bir heyecan yaşadım. Hayata bakışı, duruşu, yaptıkları, yaşını aşan çalışmaları yaşamımda örnek aldığım ve rol model diye tanımladığım ve takip ettiğim insanlardan biri kendisi. Yaşam hikayesini, azmini, cesaretini, başarılarını neredeyse hepimiz çok iyi biliyor ve merakla takip ediyoruz.  O, sadece Türkiye değil, dünya için de hizmet veren “aktif bir dünyalı.”
Elbette Şafak Pavey’den bahsediyorum. Bu enerjisinin kaynağı, kalbinin yahut beyninin kimyasında mı, yoksa genetik yapısında mı? Yaşama tüm enerjisi ve ruhuyla sarılan yaşam dolu bu özel kadınla sohbet etmek, düşüncelerini dinlemek benim için ayrı bir önem taşıyordu. O’nu tanıdıktan sonra bir şeye inancım daha da arttı; bazı insanlar dünyaya görevli geliyorlar ve içtenlik, iyi niyet ve samimiyet ruhun dışına taşıyor. Şafak Hanım, beni ve fotoğraf çekimleri için bana destek olan arkadaşım Ümit Kartav’ı öyle içten ve samimi karşıladı ki, ondan ayrılırken arkamızdan asansörden inene kadar bizi izleyen dost bakışları sanırım ikimiz de ömrümüzün sonuna kadar unutmayacağız.

Şafak Hanım’ın yaşadığı dünyayı anlayabilmek için gözlerine bakmanız yeterli oluyor.  Bazı insanlar gözleriyle sarılır size, siz gözünüzü kaçırsanız da o kendine sizi çekerek, tüm ruhuyla kucaklar. Biz de o gözlerle kucaklandık ve o ruhla sımsıcak sarmalandık. Bizi Meclis’te makam odasında ağırladı. Odasında kendisine hediye edilen tablolar vardı ve aralarında Nazım Hikmet’in resmini gördüğümüz bir tabloya rastlayınca bir Nazım Hikmet aşığı olarak, çok mutlu oldum.  Bir de masasında bulunan hediye bebek  biblosu… İnsanların ruhu odalarına da siner ve o odanın içinde kendisiyle ve dünyayla barışık bir yaşam enerjisi vardı…

O’nunla ilgili çok şey yazmak geliyor içimden ancak ne yazarsam yazayım yeterli gelmeyecek, kelimelerim tam yerini bulamayacak ve eksik kalacak biliyorum. Tıpkı O’nun için hazırladığım 36 sorunun yeterli olmadığı gibi. Öncelikle kendisine hiç sıkılmadan tüm sorularıma yanıt verdiği için teşekkür etmeliyim.  Bu sayı için Yasemin Hanım’a söz vermiştim, bana ayrılan sayfalara sığacağıma ancak yine merakıma yenildim ve sordukça öğrenmek, öğrendikçe sormak istedim ve yine sayfa sınırımı aştım.  Sohbet öyle keyifli ve Şafak Hanım’ın verdiği bilgiler o kadar değerliydi ki, hiçbirine dokunmadan sizinle paylaşmak için can attık.

Çocukluk anılarından, ev yaşamına, sevdiği filmlerden okuduğu kitaplara ve beğendiği dizilere, çocuk istismarından, kadın haklarına ve elbette siyaset dünyasına kadar birçok konuda konuştuk. Yani Şafak Pavey hakkında merak ettiğiniz birçok konuda aydınlanacağınızı düşündüğüm çarpıcı ve etkileyici sohbetimizle sizi baş başa bırakıyorum.


“Hrant benim için mağrur bir hüzün, Ahmet Ağabey ise öfkeli bir başkaldırıydı.”


Gazeteci bir anneyle, öğretmen bir babanın kızısınız. Ankara’da dünyaya geldiniz ve çocukluğunuzun bir bölümü İstanbul Gebze’de geçmiş. Nasıl bir çocukluk dönemi geçirdiniz? Sokağın tadına varıp, toza toprağa karışarak büyüyen çocuklardan mısınız? Nasıl hayaller kurardınız?

Hacettepe Üniversitesinde öğrenci bir ailenin çocuğu olarak doğunca, kendim hiç hatırlamasam da, üniversitede o günün öğrencilerinin, bugünün sol orta yaş kuşağının elinde büyümüşüm. Herkesin anlattığı hayli eğlenceli hikâye var bebekliğime dair ama benim hafızamda doğal olarak yok.
Hatırladığım bölüm Eskihisar’la başlar, o güzelim köy betonla talan edilmeden, keçiler, tavuklar ve köpeklerimizin olduğu bir evde büyüdüm. Gebze’de İlkokulu ve aynı zamanda Kadıköy’de konservatuar ilk bölümü bitirip ortaokulu Şişli Terakki’de, liseyi Nazilli Atatürk Lisesi’nde bitirdim. İlkokul ve ortaokul boyunca Şehir Tiyatroları’nda çocuk işçi olarak çalıştım. Maddi olarak değil ama doğru yönlendirmeler olarak, bir çocuğun sahip olması gereken her şeye sahip olduğumu düşünür ve bu konuda aileme büyük minnet hissederim. Özgürlük duygusu, kendine güven, canlı olanı her şeyi sevmek bana bu çocukluğun mirasıdır.  Hayallerim arasında dünyada her yeri dolaşmak vardı ve şanslıyım ki bunu çok erken yaşta başardım.

Bir çocuğun hayatında rol modellerinin önemi büyük. Çocukluk döneminize baktığımızda, Deniz Gezmiş, Hrant Dink ve Ahmet Kaya gibi isimleri görüyoruz. O döneme gidersek, çocuk gözlerinizle onların dünyası size nasıl görünüyordu? Bu isimlerle rastlaşmanız, onlarla geçirdiğiniz zamanlarınız ve sizin dünyanızdaki yerlerini biraz anlatabilir misiniz?

Ben Deniz Gezmiş’i hiç görmedim. Sadece aile içindeki konuşmalardan tanırım. Hrant’ın elinde (Çünkü Kurtuluş’ta oturuyorduk), Ahmet Kaya’nın evinde (Çünkü annem ve babam solcuydu) büyüdüm.” Deniz Gezmiş de anne tarafından kuzeniydi. Hrant hayatımda gördüğüm en şefkatli insandı. Ahmet Ağabey  ise (Kaya) en komik olandı. Hrant benim için mağrur bir hüzün, Ahmet Ağabey öfkeli bir başkaldırıydı.

“Kelimenin tam anlamıyla ‘çocuk işçiyim.”

İlk okuduğunuz kitabı hatırlıyor musunuz?  Sizin masallarınız ne tür masallardı? Daha çok kim anlatırdı masalları?
Hafızamda annemin uyumam için anlattığı Samed Behrengi’nin, “Küçük Kara Balık” masalı var. Ama annem masalı sürekli değiştirir, evini terk eden küçük kara balığı dünyada dolaştırırdı. Sanırım çok seyahat buradan yerleşti hayatıma. Daha sonra kendi seçimimle Uzun Çoraplı Kız Peppe’yi başyapıt ilan ettim. Halam öğretmendi ve benim kitap sevmemde olağanüstü bir etkisi vardır.

Baba ve kız çocuğu ilişkileri derin ve özeldir. Babanızla ilişkiniz nasıl?   “Benim babam…  “ diye başlarsak, onu nasıl tanımlarsınız?
Babam çok disiplinlidir ama bundan sertlik anlamını çıkarmayın. Çok fazla mükemmeliyetçidir. Her şey kusursuz olsun ister. Ama hayvanlara olan sıra dışı düşkünlüğünü bana eksiksiz aktardı. Amerikalı gazeteci Ann Landers’in ‘babam ve ben’ yazısında dediği gibi:  ‘Beş yaşında babam mükemmel,  on beş yaşında babam kahraman, yirmi beş yaşında babam hiçbir şey bilmiyor, otuz beş yaşında galiba babam bir şeyler biliyor, kırk beş yaşında babam her şeyi biliyormuş.” Sanırım hepimiz anne ve babalarla bu zinciri izliyoruz.

“Annemin el altından beni yönlendirdiğini yıllar sonra fark ettim.”

Anneniz Türkiye’nin çok değerli kalemlerinden biri. Ayşe Önal hanımefendi Nokta Dergisi’nin yayın yönetmenliğini yaptığı sıralarda siz genç bir kızdınız. Yazar bir annenin kızı olmak, meslek seçimlerinizde etkili oldu mu?
Annem değil ama sanırım içinde bulunduğum çevre etkili oldu. Gazeteci olunca çevrenizde bütün dünya görüşlerini temsil eden insanlar oluyor ve siz hiçbirisine yabancı kalmıyorsunuz. Ama annemin el altından beni yönlendirdiğini yıllar sonra fark ettim. Bana kalsa ressam olurdum ama şiddetle engel oldu. Hatta kardeşimle aramızda onun sanat düşmanı olduğuna dair esprimiz bile vardır.

Annenizle aranızda çok özel ve sıkı bir bağ var. O’nu çok önemsediğinizi yaşamınızın detaylarında görebiliyoruz. Özellikle meslek yaşamınızda annenizden de fikirler alır mısınız? Ayşe Hanımla aranızda fikir ayrılıkları olur mu? Tartışmalarınız nasıl sonuçlanır?
O siyasi olarak çok sert, insan olarak çok komiktir. Bu iki karşıt karakter, bir de üstüne hiperaktifliği koyarsanız çok yorucu oluyor. Zaten annemin arkadaşları ondan çok yorulurlar. Ben çok sakinim, siyasi olarak da daha çok anlamayı önemserim. Dolayısı ile birbirine oldukça karşıt iki üslup çıkıyor ortaya. O beni sükûnetimden ötürü hiç beğenmez,  ben de onun, bu kadar sert değil, komik halleriyle siyasi analiz yapmasının daha iyi olacağını düşünürüm. Ama sonunda ikimiz de kendi bildiğimiz şekilde yürüyoruz.

Hitabetiniz çok güçlü ve etkileyici. Bu konuyla ilgili bir eğitim aldınız mı yoksa siz çocukluğunuzdan beri bu yeteneğe sahip misiniz?
Ben kelimenin tam anlamıyla “çocuk işçiyim.” Konservatuar’da okudum.  Şehir tiyatrolarında çalıştım.  Sanırım bunun etkisi olmalı.

Resim yeteneğinizin olduğunu öğrendik. Resim yapmaya ne zaman başladınız? Daha çok neleri resmediyorsunuz? Bu konuda hedefleriniz var mı? Türk ve yabancı ressamlardan kimleri beğenirsiniz?
Resmin hukuktan daha önemli olduğunu, daha çocukken avukat olmasına rağmen resim ve karikatürü tercih eden annemin arkadaşı Nermin Özkan’dan öğrendim.  Bana çok büyük katkısı olmuştur. Hayat bakışımı, sanata bakışımı derinden etkilemiştir. Ayrıca o zamanlar terk edilmiş köhne bir baraka olan Osman Hamdi’nin konağı da bilincimde özel bir yer tutar. İran minyatürünü, Uzak Asya resim sanatını olağanüstü severim. Uzak Asya’nın resim anlayışına hayranım. Mesela Huang Chou’nun bir resmi olsun isterdim evimde.


“Televizyonları sansür ve kültür kodlarımız üstünden değerlendirmek gerekiyor.”
Televizyonda siyasetin dışında neleri takip edersiniz? Mesela takip ettiğiniz bir dizi var mı? Geçmişte yolu televizyon dünyasından geçmiş biri olarak, bugün Televizyon programlarını, içeriğini ve akışını nasıl buluyorsunuz?
Dizilerden tek kelime ile Yalan Dünya…  Televizyonları sansür ve kültür kodlarımız üstünden değerlendirmek gerekiyor. Bu nedenle uzun bir analiz şu anda fazla olacak. Alo Fatih, deyip özetlemek isterim.

Film seyretmeye, kitap okumaya, müzik dinlemeye vaktiniz oluyor mu? Ne tür filmleri izlemekten ve kitaplar okumaktan hoşlanırsınız?
Kitap okumayı çok severim. Çok klasik bir cevap oldu ama ben bir kitabı yavaş yavaş, eski bölümlerine yeniden dönerek okumayı seviyorum.  Yani bir tür ritüel gibi…  Ben siyasette Batılı, sanatta Doğuluyum. Azize Mustafa’nın kadife sesini dinlemeye doyamam. En sevdiğim ozan Aşık Veysel’dir ama ben onun “Uzun İnce Bir Yoldayım” şarkısını Azize Mustafa’dan daha duyarak söyleyene rastlamadım bugüne kadar.  Günde en az bir kere onun bir şarkısını dinlerim. Sadi’nin Gülleri, Ömer Hayyam’ın Rubaileri’ni  kim unutabilir ki;  daha ne söyleyebilirim ki.
“Vekil olmak beni değil, ben vekil olmayı belirledim.”

Sizi motive eden, hayatımın filmi dediğiniz bir filminiz var mı? Hangi yönetmenin filmlerini beğeniyle izlersiniz?
Agora filmi ve Yunanlı matematikçi Hypatia’nın hayatı benim için tartışmasız başyapıttır.  MS. 4. yüzyıldan kaç adım ilerde olduğumuzu o filmi izleyip anlayabiliriz. Bilimi, dinle cezalandırmaktan vazgeçmekte  kaç adım yol aldığımızı da. Woody Allen filmlerini beğenirim.

Yemek ile aranız nasıl? Günlük yaşamınızda mutfağa giriyor musunuz? Yemek yapmayı sever misiniz? En çok sevdiğiniz yemek hangisi?
Yemek yapmayı çok ama çok severim. Güzel yemeklere düşkünümdür ama son iki yıldır tostla idare eder hale geldim. Çünkü güzel yemek hazırlamak zaman ve iyi malzeme ile olur. İkisi de bende yok diyelim.

Hayatı doğalında ve akışında yaşayan hayat dolu bir kadınsınız. Yeri geliyor elinize mikrofonu alıyor Patrizio Buanne’ye eşlik ediyorsunuz yeri geliyor Taksim sokaklarında insanların içine karışıyor ve onlarla yürüyorsunuz.  potansiyel değil, aktif bir insan olduğunuzu yaşadıklarınızdan görebiliyoruz.

Motivasyon ve enerjiyi her zaman nasıl zinde tutabiliyorsunuz?
Kendim nasıl yaşıyorsam milletvekili olmayı da aynı hayat biçiminin içine yerleştirdim. Vekil olmak beni değil, ben vekil olmayı belirledim desem..
Türkiye’de çok kritik bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum.

“Artık altı boş bir milletvekilliğine kanıp, tavus kuşu edasıyla ortalıkta dönmenizin topluma bir faydası yok.”

Artık altı boş bir milletvekilliğine kanıp, tavus kuşu edasıyla ortalıkta dönmenizin topluma bir faydası yok.  Kendiniz gibi insanlar için, kendinizin de dahil olduğu hakları korumak ve savunmak için son duraktasınız. Bunun bir hayatta kalmak ya da yok olmak çizgisine ulaştığını biliyorsanız eski kalıplara sıkışmanız tamamen komik bir aptallık olacağını bilirsiniz.
Yalova’dan dönerken feribota binmiştim akşam. Kamyon sürücüleri de ordaydı. Onlara çay salonuna en kolay nereden çıkacağımı sordum.  Beni tanımışlardı ama birlikte oturup çay içmek onlara da bana da iyi geldi. Nasıl zorluklarla karşılaştıklarını ve hayatın onlara hiçte iyi davranmadığı üstüne konuştuk. O kadar mutlu oldular ki, Kartal girişinde bekletilip ceza yeseler de, bu seferlik aldırmayacaklarını söylediler. Bu güven bana çok iyi geldi.


“…bir bacağım protez olduğu için her birimizden daha fazla düşe kalka yürüdüm…”

Hem engelli, hem kadın, hem de çok başarılı …  Bu başarınız 2010 yılında dünyanın en büyük sivil toplum örgütlerinden JCI Genç Liderler ve Girişimciler Derneği’nin verdiği Dünyanın En Başarılı 10 Genci ödülünü almanıza sebep oldu. Aynı zamanda Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın Cesaret Simgesi Kadınlar ödülüne layık görüldünüz. Size ödülü takdim eden Hillary Clinton ödülü verirken “engelini bir güç haline dönüştürdü” diyerek, başarılarınızı övdü…  Türkiye’de bu başarınızın ve gücünüzün size geri dönüşünü nasıl yorumluyorsunuz?
Sanırım içgüdülerimle sabrımın sentezinden oluşan bir duygu güç veriyor. Bunun sıra dışı olduğunu içinden geçerken fark etmiş olduğumu sanmıyorum. Çok sonraları çevremden olağanüstü takdir alınca; ‘Sahi ben önemli bir şey mi yaptım?’  diye kendime sordum. Ve daha sonraları benzer sıkıntılardan geçen insanlar tecrübemle ilgilendiklerinde bir mücadeleden geçmiş olduğumu kendim de fark ettim.

Çünkü her birimizin doğası tarifsiz zayıflıklarla yüklü… Her an teslim olmak mümkün. Ama sanmayın ki düz bir çizgide yürüdüm. Hepimiz gibi düşe kalka hatta bir bacağım protez olduğu için her birimizden daha fazla düşe kalka yürüdüm diyebiliriz.Bu kaza bana hayatta önemli olan ve önemsiz olanları ayırt etmeyi öğretti. Kazalar ya da felaketler geçtiğinde insanın kendisini yanlış bir yerde bulması her zaman mümkündür.

“Yanlış bir yere düşmemek için benim sorum şu oldu; İnsanların büyük çoğunluğu hayatın türlü zorlukları ile yüzleştiğinde ne yaparlar?”
Metanetlerini korurlar. Cevap herkes için son derece netti. Ama gerçekte böyle olmadığını da hepimiz biliyorduk. Ve metaneti nereden elde edebileceğime dair hiçbir cevabım yoktu. İşin doğrusu onu nerede arayacağım hakkında da bir fikrim yoktu.  Kalbimin yahut beynimin kimyasında mı, genetik yapımda mı?  Yolu ne olursa olsun, insanın zorluklara karşı dayanma gücünü artıracak bir yol bulma fikri,  uğrunda mücadele etmeye çok değer görünüyor.  Sadece ölümün kıyısından dönmüş biri olarak bize hediye edilen hayatın çok değerli olduğunu ve olur olmaz kötümserlikle çarçur etmeye hakkımız olmadığına inanıyorum. Belki bu beni iyimser ve umutlu yapıyor.

“Şikayet ve yakınma yerine, ‘yapabileceğim ne var?’ diye düşünmek büyük bir enerjidir.”
Takipçilerinizin ve sevenlerinizin tabiri ile ‘aktif bir dünyalı’,  ‘aktif bir  vatandaş ‘ olarak  bu gün engeller konusunda sınırları aşmaya çalışan  kadınlar ve erkeklerin de aktif  bir vatandaş olabilmeleri için nasıl bir pencereden bakmaları gerekiyor? Bu motivasyonu nasıl sağlayabilirler ve toplum olarak engellere bakış açımızı nasıl görüyorsunuz? Beklentilerin ötesine geçebilmemiz için neler yapmalıyız?
Bence toplumun ortak küçüklük komplekslerinden ötürü güzele ve zengine ve güçlüye tapma hastalığının bir yansıması engelliler üstüne bu kadar utanç, merhamet ve saklılık duygusu hissetmek olarak görülüyor. Oysa en beceriksiz ya da en yoksun insanın da diğerleri eşit hayat hakkı olduğu kadar, hayata katacağı bir şey vardır. Önemli olan o savunmasızları kendilerini koruyabilecekleri yeteneklerle donatmaktır. Şikayet ve yakınma yerine, yapabileceğim ne var diye düşünmek büyük bir enerjidir.  O zaman kendi başlarına ayağa kalkabilirler. Dünya bunun parlak modelleri ile dolu. Mesela engelli İngiliz pilot Douglas Bader iyi bir örnektir diye düşünüyorum.

Dünyada ve Türkiye’de örnek aldığınız liderler var mı? Kimler ? En çok hangi özellikleri etkiliyor sizi?
Ben hep tekrarladığım üzere hayli romantik bir siyasetçiyim. Rol modellerim de buna göre oluyor. Mesela 18. yüzyılda  köle ticaretinin yasaklanmasını sağlayan İngiliz Parlamenter William Wilberforce ya da eski Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel benim için oldukça etkileyici modellerdir. Wilberforce’dan neden etkilendiğimi Amazing Grace filmini izlediğinizde göreceksiniz. Havel ise sanatçı, bu her şeye bedel.

“Bizim evde ağlamak hele hele gözyaşını başkasına göstermek çok zayıflıktır.”
Sizi hep gülümserken görüyoruz. Sizi ağlatan nedenler neler olur?  Geçmişte sizi ağlatan nedenlerle şimdi ki nedenler arasında nasıl  farklar var?
Ağlamayı öğrenmedik.  Biz de, ağlamak hele hele gözyaşını başkasına göstermek çok zayıflıktır ve karşısındakinin duygularını manipüle etmek olarak terbiye aldık.  Eskiden de şimdi de sadece çok özel birisini kaybettiğimde gözyaşlarıma engel olamıyorum. Bir de ağır sosyal trajedilerde kendimi kontrol edemiyorum. Pencere olmadığı için ölen küçük bebek gibi mesela… Her hatırladığımda gözlerim doluyor.
Uzun, kısa yolculuklar, mitingler, açılışlar, toplantılar… hayatı hep hızlı bir tempoda yaşıyorsunuz. Mola sizin için nasıl bir anlam taşıyor ve mola’yı hakkıyla yaşadığınız, huzur bulduğunuz yer neresi oluyor?
İstanbul’da deniz kıyısında bir kahvede oturabiliyorsam engin bir huzur bulurum.

Müsaade ederseniz size özel bir soru sormak istiyorum. Güzel ve çekici bir kadınsınız aynı zamanda da zeki ve yetenekli. Kadınların erkeklerin bir adım arkada olması gerektiğini düşünen bir toplumuz. Adımlarınızın önde olması, size yaklaşımları etkiliyor mu? “Erkekler güçlü kadından çekinir “ sözüne nasıl bakıyorsunuz?
Hiç etkilediğini görmedim bugüne kadar. Mesela bir mitingde tanıştığım bir seçmenimiz bana “Elleri üşüyen adam” diye e mail atmıştı. Öyle devam ediyor yazışmamız.  Ben de çekinme yerine sanırım daha da fazla yakınlaşmaya dönüşüyor güçlü olmam. Pek çok zaman siz sözcüğü yerine doğrudan sen olarak konuşurlar benimle. Çok rahat hissediyorlar sanırım.

“Temel olarak bir toplumsal huzur sorunumuz var.”

Türk halkının psikolojisi hakkında bir araştırma yapıyor musunuz?  Siyaset dünyasında halkın psikolojisi ve sosyal hayatı hakkında konunun uzmanlarıyla işbirliği içinde olabiliyor ve onlardan fikir alıyor musunuz?
Ben siyasetçi olarak en çok halkın mutluluğuna değer veririm. Bu nedenle de pek çok konuşmamda; dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı,  Pasifik Okyanusunun güneyindeki küçücük ve yoksul ada devleti Vanuatu’yu örnek veririm.  New Economics Foundation adlı kuruluşun yaptığı araştırma insanların yeryüzünün kaynaklarını har vurup harman savurmadan da, ellerindeki kısıtlı imkânlarla da mutlu olabileceğini gösteriyor. Biz o yoksul ülkenin birinci olduğu listede 98. sıradayız. O halde temel olarak bir toplumsal huzur sorunumuz var. Siyasetçi halkın huzurundan sorumlu olduğuna göre bu konunun gündemin ilk sırasında yer alması gerekiyor ama ne yazık ki ideolojik savaşlar liste başı. Ben bu durumu anlamaya, nasıl çözeceğim üstüne kafa yormaya çok önem verdiğim için sürekli olarak sosyolog arkadaşlarımla konuşuyorum ve daha da önemlisi insanlara mutsuzlukları üstüne sorular soruyorum. Aldığım sonuçları iyi modellerle karşılaştırıp nasıl çözdüklerini anlamaya çalışıyorum.

Sosyal siteleri çok iyi ve aktif kullanan siyasetçilerden birisiniz. Twitter sayfanızı 548 bin kişi Facebook sayfanızı ise 298 bin kişi takip ediyor. Yorumları kendiniz mi yazıyorsunuz yoksa sayfanızı kullanan bir  ekibiniz var mı?
Twitter sadece bana ait ama facebook’u gönüllü genç ekibimiz üstlendi. Gül ve Doğuş sağ olsunlar. Kimseye söylemeyin ama daha facebook hakkında en küçük fikrim yok.  Aslında sosyal medyayı daha aktif kullanmam gerekiyor, bu konudaki eleştirileri kabul ediyorum ama her gün o kadar ağır insani dramlarla karşılaşıyoruz ki, sanal olana yetişmekte zorlanıyorum.
5 Şubat tarihinde İnternet Sansür Yasası ile ilgili esprili bir paylaşımınız oldu.

Gözleriyle Kucaklayan Kadın Şafak Pavey

Şafak Hanım 4O’nunla görüşmeye giderken ayrı bir heyecan yaşadım. Hayata bakışı, duruşu, yaptıkları, yaşını aşan çalışmaları yaşamımda örnek aldığım ve rol model diye tanımladığım ve takip ettiğim insanlardan biri kendisi. Yaşam hikayesini, azmini, cesaretini, başarılarını neredeyse hepimiz çok iyi biliyor ve merakla takip ediyoruz.  O, sadece Türkiye değil, dünya için de hizmet veren “aktif bir dünyalı.”
Elbette Şafak Pavey’den bahsediyorum. Bu enerjisinin kaynağı, kalbinin yahut beyninin kimyasında mı, yoksa genetik yapısında mı? Yaşama tüm enerjisi ve ruhuyla sarılan yaşam dolu bu özel kadınla sohbet etmek, düşüncelerini dinlemek benim için ayrı bir önem taşıyordu. O’nu tanıdıktan sonra bir şeye inancım daha da arttı; bazı insanlar dünyaya görevli geliyorlar ve içtenlik, iyi niyet ve samimiyet ruhun dışına taşıyor. Şafak Hanım, beni ve fotoğraf çekimleri için bana destek olan arkadaşım Ümit Kartav’ı öyle içten ve samimi karşıladı ki, ondan ayrılırken arkamızdan asansörden inene kadar bizi izleyen dost bakışları sanırım ikimiz de ömrümüzün sonuna kadar unutmayacağız.
Şafak Hanım’ın yaşadığı dünyayı anlayabilmek için gözlerine bakmanız yeterli oluyor.  Bazı insanlar gözleriyle sarılır size, siz gözünüzü kaçırsanız da o kendine sizi çekerek, tüm ruhuyla kucaklar. Biz de o gözlerle kucaklandık ve o ruhla sımsıcak sarmalandık. Bizi Meclis’te makam odasında ağırladı. Odasında kendisine hediye edilen tablolar vardı ve aralarında Nazım Hikmet’in resmini gördüğümüz bir tabloya rastlayınca bir Nazım Hikmet aşığı olarak, çok mutlu oldum.  Bir de masasında bulunan hediye bebek  biblosu… İnsanların ruhu odalarına da siner ve o odanın içinde kendisiyle ve dünyayla barışık bir yaşam enerjisi vardı…

O’nunla ilgili çok şey yazmak geliyor içimden ancak ne yazarsam yazayım yeterli gelmeyecek, kelimelerim tam yerini bulamayacak ve eksik kalacak biliyorum. Tıpkı O’nun için hazırladığım 36 sorunun yeterli olmadığı gibi. Öncelikle kendisine hiç sıkılmadan tüm sorularıma yanıt verdiği için teşekkür etmeliyim.  Bu sayı için Yasemin Hanım’a söz vermiştim, bana ayrılan sayfalara sığacağıma ancak yine merakıma yenildim ve sordukça öğrenmek, öğrendikçe sormak istedim ve yine sayfa sınırımı aştım.  Sohbet öyle keyifli ve Şafak Hanım’ın verdiği bilgiler o kadar değerliydi ki, hiçbirine dokunmadan sizinle paylaşmak için can attık.
Çocukluk anılarından, ev yaşamına, sevdiği filmlerden okuduğu kitaplara ve beğendiği dizilere, çocuk istismarından, kadın haklarına ve elbette siyaset dünyasına kadar birçok konuda konuştuk. Yani Şafak Pavey hakkında merak ettiğiniz birçok konuda aydınlanacağınızı düşündüğüm çarpıcı ve etkileyici sohbetimizle sizi baş başa bırakıyorum.

“Hrant benim için mağrur bir hüzün, Ahmet Ağabey ise öfkeli bir başkaldırıydı.”
Gazeteci bir anneyle, öğretmen bir babanın kızısınız. Ankara’da dünyaya geldiniz ve çocukluğunuzun bir bölümü İstanbul Gebze’de geçmiş. Nasıl bir çocukluk dönemi geçirdiniz? Sokağın tadına varıp, toza toprağa karışarak büyüyen çocuklardan mısınız? Nasıl hayaller kurardınız?
Hacettepe Üniversitesinde öğrenci bir ailenin çocuğu olarak doğunca, kendim hiç hatırlamasam da, üniversitede o günün öğrencilerinin, bugünün sol orta yaş kuşağının elinde büyümüşüm. Herkesin anlattığı hayli eğlenceli hikâye var bebekliğime dair ama benim hafızamda doğal olarak yok.
Hatırladığım bölüm Eskihisar’la başlar, o güzelim köy betonla talan edilmeden, keçiler, tavuklar ve köpeklerimizin olduğu bir evde büyüdüm. Gebze’de İlkokulu ve aynı zamanda Kadıköy’de konservatuar ilk bölümü bitirip ortaokulu Şişli Terakki’de, liseyi Nazilli Atatürk Lisesi’nde bitirdim. İlkokul ve ortaokul boyunca Şehir Tiyatroları’nda çocuk işçi olarak çalıştım. Maddi olarak değil ama doğru yönlendirmeler olarak, bir çocuğun sahip olması gereken her şeye sahip olduğumu düşünür ve bu konuda aileme büyük minnet hissederim. Özgürlük duygusu, kendine güven, canlı olanı her şeyi sevmek bana bu çocukluğun mirasıdır.  Hayallerim arasında dünyada her yeri dolaşmak vardı ve şanslıyım ki bunu çok erken yaşta başardım.
Bir çocuğun hayatında rol modellerinin önemi büyük. Çocukluk döneminize baktığımızda, Deniz Gezmiş, Hrant Dink ve Ahmet Kaya gibi isimleri görüyoruz. O döneme gidersek, çocuk gözlerinizle onların dünyası size nasıl görünüyordu? Bu isimlerle rastlaşmanız, onlarla geçirdiğiniz zamanlarınız ve sizin dünyanızdaki yerlerini biraz anlatabilir misiniz?
Ben Deniz Gezmiş’i hiç görmedim. Sadece aile içindeki konuşmalardan tanırım. Hrant’ın elinde (Çünkü Kurtuluş’ta oturuyorduk), Ahmet Kaya’nın evinde (Çünkü annem ve babam solcuydu) büyüdüm.” Deniz Gezmiş de anne tarafından kuzeniydi. Hrant hayatımda gördüğüm en şefkatli insandı. Ahmet Ağabey  ise (Kaya) en komik olandı. Hrant benim için mağrur bir hüzün, Ahmet Ağabey öfkeli bir başkaldırıydı.
“Kelimenin tam anlamıyla ‘çocuk işçiyim.”
İlk okuduğunuz kitabı hatırlıyor musunuz?  Sizin masallarınız ne tür masallardı? Daha çok kim anlatırdı masalları?
Hafızamda annemin uyumam için anlattığı Samed Behrengi’nin, “Küçük Kara Balık” masalı var. Ama annem masalı sürekli değiştirir, evini terk eden küçük kara balığı dünyada dolaştırırdı. Sanırım çok seyahat buradan yerleşti hayatıma. Daha sonra kendi seçimimle Uzun Çoraplı Kız Peppe’yi başyapıt ilan ettim. Halam öğretmendi ve benim kitap sevmemde olağanüstü bir etkisi vardır.
Baba ve kız çocuğu ilişkileri derin ve özeldir. Babanızla ilişkiniz nasıl?   “Benim babam…  “ diye başlarsak, onu nasıl tanımlarsınız?
Babam çok disiplinlidir ama bundan sertlik anlamını çıkarmayın. Çok fazla mükemmeliyetçidir. Her şey kusursuz olsun ister. Ama hayvanlara olan sıra dışı düşkünlüğünü bana eksiksiz aktardı. Amerikalı gazeteci Ann Landers’in ‘babam ve ben’ yazısında dediği gibi:  ‘Beş yaşında babam mükemmel,  on beş yaşında babam kahraman, yirmi beş yaşında babam hiçbir şey bilmiyor, otuz beş yaşında galiba babam bir şeyler biliyor, kırk beş yaşında babam her şeyi biliyormuş.” Sanırım hepimiz anne ve babalarla bu zinciri izliyoruz.
“Annemin el altından beni yönlendirdiğini yıllar sonra fark ettim.”
Anneniz Türkiye’nin çok değerli kalemlerinden biri. Ayşe Önal hanımefendi Nokta Dergisi’nin yayın yönetmenliğini yaptığı sıralarda siz genç bir kızdınız. Yazar bir annenin kızı olmak, meslek seçimlerinizde etkili oldu mu?
Annem değil ama sanırım içinde bulunduğum çevre etkili oldu. Gazeteci olunca çevrenizde bütün dünya görüşlerini temsil eden insanlar oluyor ve siz hiçbirisine yabancı kalmıyorsunuz. Ama annemin el altından beni yönlendirdiğini yıllar sonra fark ettim. Bana kalsa ressam olurdum ama şiddetle engel oldu. Hatta kardeşimle aramızda onun sanat düşmanı olduğuna dair esprimiz bile vardır.
Annenizle aranızda çok özel ve sıkı bir bağ var. O’nu çok önemsediğinizi yaşamınızın detaylarında görebiliyoruz. Özellikle meslek yaşamınızda annenizden de fikirler alır mısınız? Ayşe Hanımla aranızda fikir ayrılıkları olur mu? Tartışmalarınız nasıl sonuçlanır?
O siyasi olarak çok sert, insan olarak çok komiktir. Bu iki karşıt karakter, bir de üstüne hiperaktifliği koyarsanız çok yorucu oluyor. Zaten annemin arkadaşları ondan çok yorulurlar. Ben çok sakinim, siyasi olarak da daha çok anlamayı önemserim. Dolayısı ile birbirine oldukça karşıt iki üslup çıkıyor ortaya. O beni sükûnetimden ötürü hiç beğenmez,  ben de onun, bu kadar sert değil, komik halleriyle siyasi analiz yapmasının daha iyi olacağını düşünürüm. Ama sonunda ikimiz de kendi bildiğimiz şekilde yürüyoruz.
Hitabetiniz çok güçlü ve etkileyici. Bu konuyla ilgili bir eğitim aldınız mı yoksa siz çocukluğunuzdan beri bu yeteneğe sahip misiniz?
Ben kelimenin tam anlamıyla “çocuk işçiyim.” Konservatuar’da okudum.  Şehir tiyatrolarında çalıştım.  Sanırım bunun etkisi olmalı.
Resim yeteneğinizin olduğunu öğrendik. Resim yapmaya ne zaman başladınız? Daha çok neleri resmediyorsunuz? Bu konuda hedefleriniz var mı? Türk ve yabancı ressamlardan kimleri beğenirsiniz?
Resmin hukuktan daha önemli olduğunu, daha çocukken avukat olmasına rağmen resim ve karikatürü tercih eden annemin arkadaşı Nermin Özkan’dan öğrendim.  Bana çok büyük katkısı olmuştur. Hayat bakışımı, sanata bakışımı derinden etkilemiştir. Ayrıca o zamanlar terk edilmiş köhne bir baraka olan Osman Hamdi’nin konağı da bilincimde özel bir yer tutar. İran minyatürünü, Uzak Asya resim sanatını olağanüstü severim. Uzak Asya’nın resim anlayışına hayranım. Mesela Huang Chou’nun bir resmi olsun isterdim evimde.
Sevi Şafak Hanım Koltuk












“Televizyonları sansür ve kültür kodlarımız üstünden değerlendirmek gerekiyor.”
Televizyonda siyasetin dışında neleri takip edersiniz? Mesela takip ettiğiniz bir dizi var mı? Geçmişte yolu televizyon dünyasından geçmiş biri olarak, bugün Televizyon programlarını, içeriğini ve akışını nasıl buluyorsunuz?
Dizilerden tek kelime ile Yalan Dünya…  Televizyonları sansür ve kültür kodlarımız üstünden değerlendirmek gerekiyor. Bu nedenle uzun bir analiz şu anda fazla olacak. Alo Fatih, deyip özetlemek isterim.
Film seyretmeye, kitap okumaya, müzik dinlemeye vaktiniz oluyor mu? Ne tür filmleri izlemekten ve kitaplar okumaktan hoşlanırsınız?
Kitap okumayı çok severim. Çok klasik bir cevap oldu ama ben bir kitabı yavaş yavaş, eski bölümlerine yeniden dönerek okumayı seviyorum.  Yani bir tür ritüel gibi…  Ben siyasette Batılı, sanatta Doğuluyum. Azize Mustafa’nın kadife sesini dinlemeye doyamam. En sevdiğim ozan Aşık Veysel’dir ama ben onun “Uzun İnce Bir Yoldayım” şarkısını Azize Mustafa’dan daha duyarak söyleyene rastlamadım bugüne kadar.  Günde en az bir kere onun bir şarkısını dinlerim. Sadi’nin Gülleri, Ömer Hayyam’ın Rubaileri’ni  kim unutabilir ki;  daha ne söyleyebilirim ki.
“Vekil olmak beni değil, ben vekil olmayı belirledim.”
Sizi motive eden, hayatımın filmi dediğiniz bir filminiz var mı? Hangi yönetmenin filmlerini beğeniyle izlersiniz?
Agora filmi ve Yunanlı matematikçi Hypatia’nın hayatı benim için tartışmasız başyapıttır.  MS. 4. yüzyıldan kaç adım ilerde olduğumuzu o filmi izleyip anlayabiliriz. Bilimi, dinle cezalandırmaktan vazgeçmekte  kaç adım yol aldığımızı da. Woody Allen filmlerini beğenirim.
Yemek ile aranız nasıl? Günlük yaşamınızda mutfağa giriyor musunuz? Yemek yapmayı sever misiniz? En çok sevdiğiniz yemek hangisi?
Yemek yapmayı çok ama çok severim. Güzel yemeklere düşkünümdür ama son iki yıldır tostla idare eder hale geldim. Çünkü güzel yemek hazırlamak zaman ve iyi malzeme ile olur. İkisi de bende yok diyelim.
Hayatı doğalında ve akışında yaşayan hayat dolu bir kadınsınız. Yeri geliyor elinize mikrofonu alıyor Patrizio Buanne’ye eşlik ediyorsunuz yeri geliyor Taksim sokaklarında insanların içine karışıyor ve onlarla yürüyorsunuz.  potansiyel değil, aktif bir insan olduğunuzu yaşadıklarınızdan görebiliyoruz.
Motivasyon ve enerjiyi her zaman nasıl zinde tutabiliyorsunuz?
Kendim nasıl yaşıyorsam milletvekili olmayı da aynı hayat biçiminin içine yerleştirdim. Vekil olmak beni değil, ben vekil olmayı belirledim desem..
Türkiye’de çok kritik bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum.
“Artık altı boş bir milletvekilliğine kanıp, tavus kuşu edasıyla ortalıkta dönmenizin topluma bir faydası yok.”
Artık altı boş bir milletvekilliğine kanıp, tavus kuşu edasıyla ortalıkta dönmenizin topluma bir faydası yok.  Kendiniz gibi insanlar için, kendinizin de dahil olduğu hakları korumak ve savunmak için son duraktasınız. Bunun bir hayatta kalmak ya da yok olmak çizgisine ulaştığını biliyorsanız eski kalıplara sıkışmanız tamamen komik bir aptallık olacağını bilirsiniz.
Yalova’dan dönerken feribota binmiştim akşam. Kamyon sürücüleri de ordaydı. Onlara çay salonuna en kolay nereden çıkacağımı sordum.  Beni tanımışlardı ama birlikte oturup çay içmek onlara da bana da iyi geldi. Nasıl zorluklarla karşılaştıklarını ve hayatın onlara hiçte iyi davranmadığı üstüne konuştuk. O kadar mutlu oldular ki, Kartal girişinde bekletilip ceza yeseler de, bu seferlik aldırmayacaklarını söylediler. Bu güven bana çok iyi geldi.
“…bir bacağım protez olduğu için her birimizden daha fazla düşe kalka yürüdüm…”
Hem engelli, hem kadın, hem de çok başarılı …  Bu başarınız 2010 yılında dünyanın en büyük sivil toplum örgütlerinden JCI Genç Liderler ve Girişimciler Derneği’nin verdiği Dünyanın En Başarılı 10 Genci ödülünü almanıza sebep oldu. Aynı zamanda Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın Cesaret Simgesi Kadınlar ödülüne layık görüldünüz. Size ödülü takdim eden Hillary Clinton ödülü verirken “engelini bir güç haline dönüştürdü” diyerek, başarılarınızı övdü…  Türkiye’de bu başarınızın ve gücünüzün size geri dönüşünü nasıl yorumluyorsunuz?
Sanırım içgüdülerimle sabrımın sentezinden oluşan bir duygu güç veriyor. Bunun sıra dışı olduğunu içinden geçerken fark etmiş olduğumu sanmıyorum. Çok sonraları çevremden olağanüstü takdir alınca; ‘Sahi ben önemli bir şey mi yaptım?’  diye kendime sordum. Ve daha sonraları benzer sıkıntılardan geçen insanlar tecrübemle ilgilendiklerinde bir mücadeleden geçmiş olduğumu kendim de fark ettim.
Çünkü her birimizin doğası tarifsiz zayıflıklarla yüklü… Her an teslim olmak mümkün. Ama sanmayın ki düz bir çizgide yürüdüm. Hepimiz gibi düşe kalka hatta bir bacağım protez olduğu için her birimizden daha fazla düşe kalka yürüdüm diyebiliriz.Bu kaza bana hayatta önemli olan ve önemsiz olanları ayırt etmeyi öğretti. Kazalar ya da felaketler geçtiğinde insanın kendisini yanlış bir yerde bulması her zaman mümkündür.
“Yanlış bir yere düşmemek için benim sorum şu oldu; İnsanların büyük çoğunluğu hayatın türlü zorlukları ile yüzleştiğinde ne yaparlar?”
Metanetlerini korurlar. Cevap herkes için son derece netti. Ama gerçekte böyle olmadığını da hepimiz biliyorduk. Ve metaneti nereden elde edebileceğime dair hiçbir cevabım yoktu. İşin doğrusu onu nerede arayacağım hakkında da bir fikrim yoktu.  Kalbimin yahut beynimin kimyasında mı, genetik yapımda mı?  Yolu ne olursa olsun, insanın zorluklara karşı dayanma gücünü artıracak bir yol bulma fikri,  uğrunda mücadele etmeye çok değer görünüyor.  Sadece ölümün kıyısından dönmüş biri olarak bize hediye edilen hayatın çok değerli olduğunu ve olur olmaz kötümserlikle çarçur etmeye hakkımız olmadığına inanıyorum. Belki bu beni iyimser ve umutlu yapıyor.
“Şikayet ve yakınma yerine, ‘yapabileceğim ne var?’ diye düşünmek büyük bir enerjidir.”
Takipçilerinizin ve sevenlerinizin tabiri ile ‘aktif bir dünyalı’,  ‘aktif bir  vatandaş ‘ olarak  bu gün engeller konusunda sınırları aşmaya çalışan  kadınlar ve erkeklerin de aktif  bir vatandaş olabilmeleri için nasıl bir pencereden bakmaları gerekiyor? Bu motivasyonu nasıl sağlayabilirler ve toplum olarak engellere bakış açımızı nasıl görüyorsunuz? Beklentilerin ötesine geçebilmemiz için neler yapmalıyız?
Bence toplumun ortak küçüklük komplekslerinden ötürü güzele ve zengine ve güçlüye tapma hastalığının bir yansıması engelliler üstüne bu kadar utanç, merhamet ve saklılık duygusu hissetmek olarak görülüyor. Oysa en beceriksiz ya da en yoksun insanın da diğerleri eşit hayat hakkı olduğu kadar, hayata katacağı bir şey vardır. Önemli olan o savunmasızları kendilerini koruyabilecekleri yeteneklerle donatmaktır. Şikayet ve yakınma yerine, yapabileceğim ne var diye düşünmek büyük bir enerjidir.  O zaman kendi başlarına ayağa kalkabilirler. Dünya bunun parlak modelleri ile dolu. Mesela engelli İngiliz pilot Douglas Bader iyi bir örnektir diye düşünüyorum.
Dünyada ve Türkiye’de örnek aldığınız liderler var mı? Kimler ? En çok hangi özellikleri etkiliyor sizi?
Ben hep tekrarladığım üzere hayli romantik bir siyasetçiyim. Rol modellerim de buna göre oluyor. Mesela 18. yüzyılda  köle ticaretinin yasaklanmasını sağlayan İngiliz Parlamenter William Wilberforce ya da eski Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel benim için oldukça etkileyici modellerdir. Wilberforce’dan neden etkilendiğimi Amazing Grace filmini izlediğinizde göreceksiniz. Havel ise sanatçı, bu her şeye bedel.
“Bizim evde ağlamak hele hele gözyaşını başkasına göstermek çok zayıflıktır.”
Sizi hep gülümserken görüyoruz. Sizi ağlatan nedenler neler olur?  Geçmişte sizi ağlatan nedenlerle şimdi ki nedenler arasında nasıl  farklar var?
Ağlamayı öğrenmedik.  Biz de, ağlamak hele hele gözyaşını başkasına göstermek çok zayıflıktır ve karşısındakinin duygularını manipüle etmek olarak terbiye aldık.  Eskiden de şimdi de sadece çok özel birisini kaybettiğimde gözyaşlarıma engel olamıyorum. Bir de ağır sosyal trajedilerde kendimi kontrol edemiyorum. Pencere olmadığı için ölen küçük bebek gibi mesela… Her hatırladığımda gözlerim doluyor.
 
Uzun, kısa yolculuklar, mitingler, açılışlar, toplantılar… hayatı hep hızlı bir tempoda yaşıyorsunuz. Mola sizin için nasıl bir anlam taşıyor ve mola’yı hakkıyla yaşadığınız, huzur bulduğunuz yer neresi oluyor?
İstanbul’da deniz kıyısında bir kahvede oturabiliyorsam engin bir huzur bulurum.

Müsaade ederseniz size özel bir soru sormak istiyorum. Güzel ve çekici bir kadınsınız aynı zamanda da zeki ve yetenekli. Kadınların erkeklerin bir adım arkada olması gerektiğini düşünen bir toplumuz. Adımlarınızın önde olması, size yaklaşımları etkiliyor mu? “Erkekler güçlü kadından çekinir “ sözüne nasıl bakıyorsunuz?
Hiç etkilediğini görmedim bugüne kadar. Mesela bir mitingde tanıştığım bir seçmenimiz bana “Elleri üşüyen adam” diye e mail atmıştı. Öyle devam ediyor yazışmamız.  Ben de çekinme yerine sanırım daha da fazla yakınlaşmaya dönüşüyor güçlü olmam. Pek çok zaman siz sözcüğü yerine doğrudan sen olarak konuşurlar benimle. Çok rahat hissediyorlar sanırım.
 


http://www.martidergisi.com/gozleriyle-kucaklayan-kadin-safak-pavey/

BİR KUŞAĞIN 'SAYGI ' DURUŞU!

Türkiye Cumhuriyeti’nin  ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kızı ve İnönü Vakfı’nın başkanı  Özden Toker Hanımefendi ile Pembe Köşk’te yaptığımız sohbetin ilk bölümünü okuyacaksınız bu sayımızda. O kadar değerli anları ve anıları kaydetmiş ki belleğine, bu kayıtları sadece iki bölüme sığdırabilmek çok zor. Atatürk’ü tanımış, elini öpmüş, onunla aynı masada yemek yiyerek sohbet etmiş bir kız çocuğu. Cumhurbaşkanı bir babanın kızı, bir gazetecinin eşi, üç çocuğu ile yaşama sarılmış bir anne… Hayatındaki değerleri yaşatmak, anlatmak için yola çıkmış, vakıf başkanı özel bir kadınla konuştum. Pembe Köşk’ün var olduğu günden bugüne, nasıl ilk yerleştirildiği haliyle duran eşyaların arasında, canlı bir tarih duruyor. Kapıdan içeriye girdiğinizde sizi, İsmet ve Mevhibe İnönü, ardından da Atatürk karşılıyor sanki. Evdeki her nesne, olduğu gibi korunmaya çalışılmış. Bizi salonda sıcak bir sevgi ile karşılayan Özden Hanım’ın gözlerinin içindeki hissettiğimiz sevgi dolu bakışın ona Atatürk tarafından aşılandığını sohbet esnasında öğreneceğiz…


Söyleşiyi okurken neler düşüneceksiniz bilmiyorum ama ben Özden Hanım’ı dinlerken, yanlış bir dönemde doğmuş olduğumu düşündüm. Bu söyleşinin içinde öyle bir yaşam tarzı var ki,  eski günlerin sevgi ve saygı dolu ilişkilerine özlem duyanlara “İşte burada, 1930’lu, 75’li yıllarda” tabelası çıkarıyor. Sohbet esnasında ve bu söyleşiyi hazırlarken Atatürk’e bir kez daha aşık oldum. İnsanın gözlerinin içine baktığında “Sen mühim, önemli ve özelsin” mesajını veren bu “insan”ın karşısında bugün biz olsaydık, belki de gözlerine hiç bakamazdık. Bakamazdık diyorum çünkü biz henüz öyle bakmayı öğrenememişiz. Değer vermekten çok, değerli olma çabası içinde yaşamışız; sevmekten çok sevilmek istemiş, önemsemekten ziyade önemsenmeyi düşünmüşüz. Yani biz, başkasının gözleriyle dünyaya, gözlerimize bakmayı öğrenememişiz. 

Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş liderlerin çocuklara gösterdiği ilgi ve alakayı ve başarılarıyla böbürlenmek yerine “Cumhuriyeti siz kurdunuz” diyerek kenara çekilmelerinin adına “insanlık”  diyebiliyorum. Ve aklıma “Ben, bana, beni, benim!” diye haykıran biz yani bu dönem insanları geliyor.  Sanırım, ilerlemek için geleceğe değil, geçmişe bir bakmamız ve değerleri oradan almamız gerekiyor.

Çocuklar dünyaya getiriyoruz ancak önemlerinin farkına varmıyor, göremiyoruz. Çünkü biz çocukların gözlerinden Atatürk gibi geleceğe bakamıyoruz. Biz, geleceği çocuklarla şekillendirebileceğimizin önemini bilsek de, onlara “sen değerlisin” diyemiyoruz gözlerimizle. Biz konuşmayı, hala konuşmak sayıyor, ruhla ve gözle konuşmanın insanın çocuğuna işleyeceğini göremiyoruz. Özden Hanım’ın bugün çocuklar ve gençler için yaptığı çalışmaların itiraf ediyorum ben dahil birçoğumuz bilmiyoruz. Kafamızı AVM’lerden, bilgisayarlardan,  eğlence kulüplerinden kaldırıp, yanı başımızda kurulan interaktif müzeyi göremiyoruz maalesef.  Kurtuluş Savaşı, Lozan Barış Antlaşması ve tarihle ilgili birçok konuda biz bilgi sahibi değilken, çocuklarımızdan bilmelerini bekliyoruz.

Bu söyleşiden edindiğim birçok kazanım oldu ancak en önemlilerinden biri, liderler önerdikleri ve arkasında oldukları bir konuyu önce kendileri yapıyorlar ve uyguluyorlar. Hayatlarına almadıkları bir şeyi zorla önermiyorlar ve bunu çok önemsiyorlar. İkincisi ise, insana, eşe, çocuğa, aile kavramına saygı. Bunu daha iyi anlatabilmem için, Özden Hanım’ın Latife Hanım ve Atatürk’ün ayrılık sonrası yaşadıklarını anlattığı bölümü okumanızı çok isterim. Bir eşin arkasında dimdik duran, onunla birlikte hayata asansörle inen ya da çıkan ama ne olursa olsun, asla asansörden tek başına inmeyen Mevhibe Hanım ve İnönü birlikteliğini bilmenizi isterim. Çünkü ilişkilerin “üzmek” temelli kurulduğu şu günlerde, her zaman “mutlu edebilmek” için kendi sıkıntılarını arkaya atan insanların aşkını, sevgisini ve saygısını göreceksiniz. Ve bizim bu saygıyı şu dönemde anlamaya ve hissetmeye çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Sizi sohbetimizle baş başa bırakmadan önce, çocuklarınızı Atatürk ve  çalışma arkadaşı ve Türkiye’nin ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile tanıştırmak ve anılarını yaşamak için Pembe Köşk’e ve Türkiye’nin birçok ilinde kurulacak interaktif müzelere ve sergilere götürebilirsiniz. Birlikte bir tarihe yolculuk yapmak hem siz ve çocuklarınızın da an biriktirmesini sağlayacaktır.

Müze ve sergiler hakkında bilgi alabilmek için, İnönü Vakfı internet adresi : http://www.ismetinonu.org.tr/  twitter.com/inonuvakfi
Lozan’dan Cumhuriyet’e İsmet İnönü Sergisi’ni 15 Ekim -14  Aralık’a kadar ziyaret edebilirsiniz.

Röportajın devamı ... http://www.martidergisi.com/bir-kusagin-saygi-durusu/#more-10486

RUHUMUZA AFİYET

Toplum olarak zor bir dönem geçiriyoruz. Türkiye’de son zamanlarda yaşanan son olaylar hepimizi derinden sarstı ve yediden yetmiş yediye etkisinde kaldığımız ve belki de çoğumuzun hala atlatamadığı ruhsal – zihinsel yorgunluklarımız oluştu. Son zamanlarda yakın çevremden de duyduğum ve haftalardır benim de şikayetlerim arasında yer alan zihin karışıklığı, halsizlik ve yorgunluğun nedenlerinden birinin de Soma ile birlikte yaşadığımız yas olduğunu düşünüyorum.  Ayrıca son zamanlarda artan kadına yönelik şiddet, çocuk kaçırılmaları ve çocuk istismarı haberleri de zaten yıpranmış olan sinirlerimizi daha da yıprattı…

Dönem dönem ruh sağlığımızı korumak ve kendimizi daha iyi hissedebilmenin yöntemlerini öğrenmek için değerli uzmanlarımızla röportajlar gerçekleştirecek ve sizlerle bu köşede paylaşmaya çalışacağım…
 
Özellikle sosyal sitelerde paylaşılan yorumlara gelen tepkilerine ve kişilerin durum yorumlarına daha bir dikkat kesildim. İnsanların birbirleriyle iletişim dillerini, kendilerini nasıl ifade ettiklerine daha da bir farkındalıkla baktım. (Kendi hislerimi  ayırmadan elbette) Oldukça sinirli ve tahammülsüz gibi görünüyoruz.  İyi ki şiirler, şarkılar, özlü sözler var dedim kendi kendime. Tam olarak ifade edemediklerimizi, konuşamadıklarımızı, hissettiklerimizi, beğendiklerimizi bu sözlerle anlatabiliyor ve paylaşımı böyle gerçekleştirebiliyoruz. Ve fark ettiğim başka bir şey daha oldu, aslında ne kadar çok ilgi ve sevgiye ihtiyacımız var. İhtiyacımız olduğu halde ne kadar az paylaşıyoruz bu tür sözleri… İlgisizlikte ve eleştiride bol kepçe, sevgi ve övgüde bir kaşık sunumumuz…
 
Stresimizin, öfkemizin kaynağını ve acılar, hüzünler karşısında  ne yapacağımızı bilemediğimiz şu dönemlerde en çok ihtiyacımız olan psikiyatristler ve psikologlar. Bu konuyla ilgili söyleşilerimin ilk başlangıcını Prof. Dr. Özcan Köknel ile yapmak istedim. Kendisinin benim için ayrı ve özel bir yeri de vardır. “Babalardan Babalara” adlı kitabımın kahramanlarından biri olmasının yanı sıra, gençlik yıllarımda en çok okuduğum yazarlardan biridir kendisi. O yıllarda onunla tanışmayı bile hayal edemezken, bugün çok iyi bir dost olmamız benim için ayrı ve özel bir anlam taşıyor. Kendisi uzun yıllar Şiddet Dili ve Öfke ile ilgili araştırmalar yapmış, kitaplar yazmış ve çalışmalar yapmış bir Psikiyatrist.
 
“Neden sinirli ve öfkeliyiz? “ sorusunu kendisine sordum. Özcan Bey;  “konuşurken sırtınızı dönmek bile şiddettir” dediğinden bu yana düşünüyorum, günde kaç kez birbirimize şiddet uyguladığımızın farkında bile değildik belki de…  Toplum olarak nasıl bir ruh hali içindeyiz ve neydik, ne olacağız ve nereye doğru gidiyoruz sorularının cevabı röportajımızın içinde. Genel durumumuz biraz canınızı sıkılabilir. Fakat sorunu bilmek çözüme daha kolay ulaştırabilir, öyle değil mi? Eğer çözüm bizim elimizdeyse…
 
Ve başka bir konu, güvenmek…  Meğer, başkasına güvenmekten daha da önemli bir şeymiş, kendine güvenmek. Kendine güvenle aranırmış başka birine güvenmek. Ve meğer güvenmek çocuklukta atılan bir tohummuş ve büyüdükçe filizlenirmiş… Özcan Köknel’i okurken, kendinize de yolculuk yapacaksınız, uyarmadı demeyin.
 
15 Haziran Babalar günü ve bu babalar günü biraz buruk geçecek. Soma’da yüzlerce çocuk babasız, yüzlerce kadın ise eşsiz kaldı. Babasızlığın ne demek olduğunu ve baba kavramının ne kadar önemli bir anlam taşıdığını Babalardan Babalara adlı kitabımı hazırlarken anladım. Belki bu babalar günü, tüm babalar sadece kendi evlatlarına değil, babasız tüm çocuklara da “ben de senin babanım “  diyerek sıkıca sarılır. Uzaklarda da olsa, ses vermek “biz buradayız, yalnız değilsin “ demek, eksikliği tamamlamasa da, “güven “ verir. Özcan Köknel’in dediği gibi; “acıların başkaları tarafından paylaşıldığını görmek, çocukları bir nebze rahatlatabilir” Tıpkı büyükleri  rahatlattığı gibi.
 

25 Temmuz 2015 Cumartesi

YAŞADIKLARINDAN ÖĞRETTİĞİ BİR ŞEYLER VAR!

Ocak 2014'de www.martidergisi.com internet sitesinde yayınlanan, Başöğretmen  Saadet Berna ile yaptığımız söyleşi.

sevilay teyze1Bazı insanlar hayata yaşamın anlamını öğretmek için gelir. Varlığıyla, yaşama sevinciyle, hayata bakışıyla, duruşuyla, konuşmasıyla… O’nunla konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Dinlerken anladım ki, anlatabilmek çok önemli. Hele bir de anlattığın şeyleri sadece yaşamamış, yürekle inanmışsan karşı tarafa bilgiyi bir bluetooth gibi aktarabiliyorsun. Kendisini tanıyanlar bilir O’nun Atatürk’e, ülkesine, insanlara ve öğrencilerine bağlılığını. Bilmeyenler için küçük bir not; şu anda nerede olduğunuzu bilmiyorum ama sizden ricam kalabalıktan kendinizi soyutlayın. Çünkü O geçmişini anlatırken, siz kendinize geliyorsunuz.

Saadet Berna, O Türkiye’nin tüm coğrafi bölgelerinde öğrenciler yetiştirmiş bir Başöğretmen. Bugün kendisiyle röportaj yaparken bir başöğretmenin karşısında oturuyor olmanın verdiği çekingenliği, “sevgili yavrum”, “ sevgili çocuklarım” hitabı ile bir teyze, anne, arkadaş sıcaklığı ile rahatlığa dönüştürmemi sağlayan da kendisidir. Bu nedenle röportajın bazı bölümlerinde Saadet Teyze dediğimi yadırgamayın lütfen. Sıcak, samimi, içten ve yaşam dolu bir kadınla sohbet etmenin enerjisiyle yazıyorum bu satırları. Yaşının içinde taşıdığı tecrübelerin ve anıların içinde gezinirken başarısının temelinin ‘sevgi’ olduğunu satır satır okuyabiliyorsunuz. Nüfus Cüzdanında 1918 yazıyor ama rakamları ayır birbirinden o 19- 18 yaşlarında genç bir kız gibi yaşıyor.


Saadet Teyze’yi Ankara’da yaşadığı evinde ziyaret ettik. O Çok farklı ve bilgili bir kadın. Saman Pazarı’ndan aldığı pazen kumaşlardan elbise diktiriyor. Özellikle pazen kumaş seçmesinin nedenleri röportajımızın içinde gizli. Renkli ve çiçekli tercih ediyor, kıyafetlerinden perdesine kadar her şeyi kendi boyuyor…

O küçük ve sevimli evin adeta kolları vardı ve girer girmez aynı onun gibi “hoş geldiniz“ diyerek bizi kucakladı. “Yaşlandım artık, renkli giymek olmaz” diyene inat, renkli ve cıvıl cıvıl pazen elbisesiyle karşıladı bizi. Bakışları kadar cıvıl cıvıldı evi. İşte o zaman dedim ki, hayatı gerçekten yaşayanların evleri de yaşıyor.

Eşini, kızını kaybetmesine rağmen, hayata sıkı sıkı tutunmuş, kayıplar yaşamamış insanların görmekte zorlanabileceği kadar pozitif bir bakışı var. Öyle bir bakıyor ki, gözlerinin içinden girip dolaştığınız felsefesinde, inançlarında, ilkelerine yolculuk yapıyor ve orada anlıyorsunuz.
Bizi uğurlarken, ne kadar değerli bir yaşta olduğumuzu, mesleklerimizin, üretimlerimizin her birinin sevinilecek, mutlu olacak, gurur duyacak değerde olduğunu sıkı sıkı tembihledi. Galiba öğretmenler sihirli bir etkileme gücüyle dünyaya gönderiliyorlar. Neden mi böyle düşündüm, çünkü ben ve ekip arkadaşlarım o gün Saadet Öğretmenin evinden ayrıldığımızda kendimizi hayattan takdirli, teşekkürlü, kırmızı kurdeleli bir karne almış kadar başarılı hissettik.

Yunan işgalinden, İstiklal harbine, Çapa Öğretmen Okulu’ndan Atlantik Konsey üyeliği ve tabi ki Atatürk ile ilk karşılaşmalarına kadar birçok anıyı paylaşmak için can atıyor. Dedim ya kendisi bir derya, okyanusun küçük bir damlasını paylaşabiliyoruz bugün sizinle. Bu aslında sadece bir röportaj değil, Saadet Hocanın toplumla buluşma hayalinin gerçekleşmesi için belki de bir vesile.
O’nun en büyük düşü ; Öğrencilere, polislere, milletvekillerine, öğretmenlere anılarını, fikirlerini, hayatın sırlarını anlatmak. Kim bilir Martı bir kanat çırpar, diğer martıların kanat sesleriyle coğrafyanın bütün bölgelerine ulaşır belki Saadet Teyze’nin sesi. Hele bu martılar wi-fe’yi keşfetmişlerse… ( gülücük, kalp, gül )

BAŞÖĞRETMEN SAADET BERNA İLE MARTI’ya ÖZEL RÖPORTAJIMIZ…

Röportajımızı kaydetmek için her şeyi hazırladık, kamera tamam, ses kayıt cihazı tamam… Ve işte hazırız… “En baştan başlayalım mı Saadet Teyze?” diyerek söze başladım. O da evrenin varoluşundan anlatmaya başladı. Aslında ben çocukluğunu anlatmasından bahsetmiştim ama öyle güzel şeyler söyledi ve evrenin oluşumunu ve ilahi güce bakışını öyle güzel anlattı ki, sizinle paylaşmadan yapamadım.

"Dualarım dünyanın etrafında dolaşıyor…"

Müthiş bir güç evreni oluşturuyor, yıldızları oluşturuyor. Bizi her zaman beraber olan, bizi gözleyen enerji ve güce Allah diyoruz. Allah hepimizin yaptığını görüyor ve kaydediyor. Bir radyasyon dalgası içindeyiz, söylediğimiz sözlerdeki hareket hepsi o radyasyon atmosferinin içinde hareket ediyor. Bilgisayarlar, bilgiler evreni dolaşıyor. Benim dualarım da dünyanın çevresini dolaşıyor, bundan eminim hem de üç beş kez dolaşıyor. Evrende sözcüklerin de kaydolduğuna inanıyorum. Sabahları dua etmeden güne başlamam. İnsan Allahtan ne isterse mutlaka oluyor.

Sarı Saadet…
Eskişehir doğumluyum ve 96 yaşındayım. Biz ailece Eskişehir’de dedemin bugünkü odun pazarı semtinde kocaman kapılı bir eski evi ve ona bitişik bir küçük evi vardı, orada oturuyorduk. Dedemin kumaş mağazası vardı. O dönemlerde Eskişehir’de herkese bir lakapla itham edilirdi, bize de Türkmenler derlerdi. Türkmenler, kahverengi gözlü kumraldırlar. Benim ailemde de herkes kahverengi gözlü ve kumraldır.

-Siz sarışın ve mavi gözlüsünüz ama…
Anadolu da harpler olmuş biliyorsunuz. Dedem o harplerden birinde öksüz kalmış bir çocuğu çırak olarak alıyor ve ona bakıyor. O delikanlı Müslüman oluyor ve ismini Rıza koyuyorlar. Çok yakışıklı, altın saçlı ve lacivert gözlü bir delikanlı. Rıza büyüyor ve dedem kızını Rıza’ya veriyor, yani anneannemi. Sarışın olarak bir tek ailede ben varım. Ben dedeme benzemişim. Altın renginde saçlarım vardı. Öğretmen Okulunda bana ‘Sarı Saadet ‘ diye hitap ediyorlardı.

-Kaç kardeşsiniz? Kardeşleriniz hayatta mı?
Bir erkek kardeşim vardı benim beş yaş küçüğüm. Veteriner Fakültesi’nde talebe cemiyeti başkanıydı. Çok parlak bir çocuktu. O kadar başarılıydı ki hatta o dönemin Cumhurbaşkanı’nın dikkatini çekmişti, “ben bu çocukla tanışmak ve konuşmak istiyorum” demişti. Mezun olmasına çok az bir zaman kala çok kötü bir hastalığa yakalandı. Sarko diye bir hastalık, kanserden daha kötü bir hastalıktı. Mezun olacağı sene Ocak ayında öldü. İki kız kardeşim daha var; biri Bursa’da resim öğretmeni, diğer kız kardeşim ise Ankara’da yani burada yaşıyor. Havacı bir paşanın karısıydı, ev hanımı. Çamlıca kız lisesinden mezun ve pecborg yapıyor. Çok güzel tablolar yaptılar ve sergilediler. Türk kadınları çok sanatkar.
sevilay teyze2
-
Kendi ürettiklerimizi, hanımların işlerini pazarlamayı ve dünyaya tanıtma konusunda nasıl buluyorsunuz Türkiye’yi?

“Okullarda daha çok ezber dersler var. Dershane sorunu da bundan kaynaklanıyor.”

Bir zamanlar Fransa’da Atlantik Konseyi üyeliği yapmıştım, işte o dönem Fransa’ya gitmiştik. Paris’i dolanıyoruz, bizde de o zaman çok katlı mağazalar yok. Dediler ki burada çok büyük 8 katlı bir mağaza var görmeniz lazım. Mutlaka üst kata çıkın orada Paris’li ev kadınlarının el sanatlarını sergiledikleri ve sattıkları mağazayı göreceksiniz. İnan ki öyle dikişler yapmışlar ki biz Türkiye’de o dikişlere teğel deriz. Onların üretimlerini görünce bizim hanımlarımızın iğne oyaları, elişleri geldi aklıma. Hepsi birbirinden güzel ve olağanüstü. Şimdi Japonlar geliyorlar o iğne oyalarını tek tek kapışıyorlar. Hele köylerde hanımlarımızın yaptıkları işler çok değerli ki… Türk toplumu hem sanatta hem de bilgi de başarılı bir toplum oluyor ve ben bundan çok mutluyum.
Gençlerimize sesleniyorum: Tek başına iş olmaz, grup olmanızı öneriyorum. Okullarda daha çok ezber dersler var, müfredatımız değişmedi, dershaneler sorunu da bundan kaynaklanıyor. Ama çocukları gençleri hayata hazırlayan programlar olmalı. Eskiden hayata hazırlayan ‘Köy Enstitüsü’ Programı vardı. Hakkı Tonguç ve Hasan Ali Yücel hazırlamışlardı bu programı. Bu programı yabancılar bizden almak istediler ama veremedik o zaman.

-Köy Enstitüsü Programının uygulanmamasının sebebi sizce neydi ?

Yönetimdekiler komünist olacağımızdan korktular sanırım. Köylüler kızlar ve erkekler aynı sınıfta olacak diye ürktüler ve Köy Enstitüsü programları uygulanamadı. Eğer uygulansaydı Türkiye ‘üç yüz yıl’ ilerideydi.
Bir gün Başbakanımızı ziyaret etmek istiyorum. Köy Enstitüsü programını uygulanmasını rica edeceğim. …Ölmeden Başbakanımızla konuşmayı çok istiyorum.
-
Atatürk’ü yakından görebilme şansınız oldu. O’nu ilk kez ne zaman ve nerede gördünüz, neler hissettiniz?

İlkokulu Eskişehir’de okudum. Benim çocukluğumda erkek arkadaş edinemiyorduk. Sadece ortaokulda kız erkek beraber okuduk. Sınıfta 6 kızdık, gerisi erkek öğrenciydi. Hatta ortaokul 1. Sınıfta yaşadığım çok özel bir anım var. Atatürk’ü yakından görebilme fırsatım oldu.
sevilay teyze3

“toplumda kendini sevdirmiş, pozitif çalışmış bir insanın korumaya ihtiyacı yoktur çünkü halk onu korur.”

Atatürk İstiklal savaşından sonra Anıtkabir’de hediye edilmiş açık otomobili var. O arabayı kim hediye etti? O zaman kıyafet devrimi de yapmış… Kıyafetlerini kendisi çiziyordu. Fraklar, pelerinler, golf pantolonlar, spor çoraplar… Tertemiz, gayet şık. .. İlleri dolaşıyordu, Eskişehir e de geldi. Açık arabanın içinde, şoförü, köpeği ve kendisi vardı. Koruması yoktu. Bu çok önemli, toplumda kendini sevdirmiş, pozitif çalışmış bir insanın korumaya ihtiyacı yoktur çünkü halk onu korur. İnsanlar Atatürk’ü çok seviyordu ve Atatürk hiç korumayla gezmiyordu.

“Sınıfın en başarılı öğrencisi Macit, Atatürk’ü görünce hipnoz olmuş gibi bakakaldı…”

Atatürk illeri gezerken evvela öğretmenleri topluyordu, “Türkiye’yi siz yetiştirecek, geleceğe taşıyacak ve kalkındıracaksınız sizin göreviniz bu” diyordu. Daha sonra orduevine gidiyor ve genç subayları ziyaret ediyordu. “Türkiye’yi siz koruyacaksınız ve düşmanlara karşı savunacaksınız “ diye onlara görevlerini anlatıyor ve Türkiye’yi emanet ediyordu. İşte o dönem Atatürk bizim okulumuzu da ziyaret etti. O zaman Eskişehir Lisesinde Orta birinci sınıftaydım. Daha önce de söylediğim gibi, 70 kişilik sınıfta 6 kız öğrenci vardı. Bütün kızlar en ön sırada oturuyoruz ve dersimiz Fen Bilgisi. Kimyasal ve fiziksel olaylar konuşuluyor. Fiziki ve kimyasal olayları birbirinden nasıl ayırırız konusunu tartışıyoruz. O sırada Atatürk içeri girdi ve sınıfın ortasında durdu. Biz ön sıradan hayran hayran bakıyoruz kendisine. “Dersiniz ne ve hangi konuyu işliyorsunuz ? “ diye sordu, Fizik dersinde olduğumuzu ve işlediğimiz konuyu söyledik. Hemen arkalarda oturan Macit’e işaret etti. Macit hükümet doktorunun oğluydu ve sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biriydi. Hatta Macit’le evleneceğimi düşünürdüm, her nedense.
Hatta onun boyu uzun, benim boyum kısa olduğu için, bir seferinde Ona Macit, topuklu ayakkabı giyerim evlenirsek değil mi? diye sorardım. O da suratıma anlamaz bir ifadeyle bakardı. Atatürk O’na “ hadi sen söyle bakayım, fiziki olayları, kimyasal olaylardan nasıl ayırt ederiz? “ diye sorduğunda Macit Atatürk’e hipnoz olmuş gibi bakakaldı, hiçbir şey diyemedi…

“Atatürk o kadar dahi ve akıllı bir insandı ki…”

Atatürk o kadar dahi ve akıllı bir insandı ki, en ön sırada oturan bizim mahallede oturan Gülseli diye bir arkadaşımız var, onu kaldırdı. Gülseli saçları düz, kâküllü, kırmızı yanaklı, bembeyaz dişli güzel bir köylü kızıydı. Gülseli ‘nin babası köy öğretmeni Şaban Efendiydi. Çete harpleri yapmış kahraman bir adamdı. Babamla da arkadaştı. Biz paralandık, el kaldırıyorduk bizi kaldırsın diye ama o köylü kızı Gülseli’yi Gülseli’ yi kaldırdı ve aynı soruyu ona yöneltti. Gülseli hemen cevap verdi: “ Efendim, örneğin kağıt, kağıdı yakarsak kimyasal olay olur, biçimi değişir yırtarsak da fiziksel bir olay olur “dedi.

-Bir çocuğun gözünden, Atatürk nasıl görünüyordu. Sizi en etkileyen şey ne oldu O’na baktığınızda?

Atatürk’ün gözlerine uzun uzun bakamamıştık, gözleri çok güçlü bakıyordu ve adeta ışık saçıyordu. Kıyafeti çok güzeldi, safari kıyafeti giymişti…

sevilay teyze4
Babam ilkokul başöğretmeniydi, kızları okula almayınca babam : “kızım seni, başka memleketlere gönderip paralı okutamam, üç çocuğum daha var onların da okutmam gerek” dedi. Bir sene ağladım, okumak istiyordum.

-“Seni okutamam” dediğinde Babanıza kızdınız mı?
Babam da haklıydı, öğretmendi ne yapsın zavallı. Ama Allah her şeyi hallediyor çocuklar. Ertesi sene Çapa Öğretmen Okulu’nda 45 kişilik kontenjanlar vardı o dönem. Sınıflardan birinde bir kişi kontenjan açılmış, babamı aramışlar : “ Bir kız öğrencimiz eksik, senin kız okula gidememiş, gönderirsen burada okutalım.” demişler. Babam gelip bu haberi verdiğinde kuş olup kanatlanabilirdim, o kadar çok mutlu oldum ki.

-Babanız eğitim yolunda her zaman destekçiniz olmuş. Bu defa uzak bir şehre gidiyorsunuz ve yuvadan belki de ilk defa ayrılıyorsunuz. Hele o dönem için çok büyük bir eylem bu. Anneniz nasıl karşıladı gidişinizi?
Annem benden ayrılmak istemiyor ve çok ağlıyordu. Hatta yola çıktığımızda, o dönemler trene faytonla gidiyorduk, faytonların olduğu yere kadar geldi ancak uğurlamaya istasyona gelemedi ağlamaktan. Üç sene ‘Çapa Kız Öğretmen Okulu’nda okudum. Yatılı bir okuldu. Tatil olduğunda babam beni okuldan alıp eve getiriyor, tatil bitiminde de okula getiriyordu. Trende bile yalnız seyahat etmemize izin yoktu.
Geçmiş zamanın yatılı okulu… Üç sene orada okuduk. Lise seviyesindeydi ve o zaman öğretmenlik üç uzmanlık isterdi. Biri yoksa o öğretmen noksan olurdu. Formasyonu eksik olanı bebeklere bakması için görevlendirirlerdi. Aşabilen bir sonraki formasyonu alırdı.

“Bütün kızlar Şaban’ın peşinde koşardık…”

Yatılı okul, gençlik dönemi bir sürü genç kız ve gençlik enerjisi… Erkek öğrenci yok, aşkı yaşayabilecek bir karşı cins de yok demek. Aşklar nasıl yaşanıyordu o dönem?

Bizi erkeklerden çok sakınırlardı dolayısıyla karşı cinse aşk duymaya pek vaktimiz olmadı. Çapa Kız Öğretmen Okulundayken hiç erkek görmüyorduk. Bir tane Şaban vardı, orta boylu fakat gözlükleri çok kalındı, bir de bere takıyordu kafasına. Elektrik tamircisiydi. Bütün kızlar Şaban’ın peşinde koşardık. Şaban nereye kızlar oraya…
(gülüyoruz )

-Şaban’dan başka erkek yok muydu okulda?
Bulaşıkhanemiz vardı, o zaman makinemiz yok. Koca bir kazan vardı, orada tabaklar elde fırçalarla yıkanırdı. Bulaşıkçı Sinoplu yakışıklı bir adamdı ama bulaşıkhaneye girmek yasaktı.

-Eşinizle ilk karşılaşmanız nasıl oldu?

Mezuniyetten sonra Eskişehir’e döndüm. Babam mezun olmamın şerefine Porsuk kenarında bir gazinoya götürdü bizi. Üzerimde kendi diktiğim beyaz kumaştan bir elbise ve başımda da yine kendi diktiğim lacivert kurdeleli bir bere vardı. İlk defa lacivert ayakkabı giymiştim. Gittiğimiz gazinoda havacı genç subaylar da vardı, Eskişehir’e uçuş için gelmişler. Beni gördüklerinde ( hiç kız görmemişler ki) sandalyelerini bizim olduğumuz yöne çevirdiler.
Babamın kardeşi vardı Ferit Amcam. Onlar da Selanik’ten Eskişehir’e göç etmişler, tabi okuyamamışlar. Babam da Ferit Amcamı hava meydanında işe yerleştirmişti. Uçak makinisti olarak görev almıştı, uçakların bakımını yapıyordu. Çok akıllı ve insancıl bir adamdı. Havacı Subaylar amcamı tanıdıkları için, onun yeğeni olduğumu öğrenince “lütfen o kızı bana iste” demişler.
sevilay teyze5
-Bir çok görücü geldi size desenize?
Birden arka arkaya isteyen olunca annem de babam da çok şaşırdılar.
-Eş seçimini nasıl yaptınız?
Teğmen bir komşumuz vardı bir kız çocuğu babasıydı. O’nu da araya sokmuşlar. Babamı ziyaret edip demiş ki : Ben kızımı evlendirmek istesem Turgut’a veririm. Babam da üç gün boyunca beni versin mi vermesin mi? diye düşündü. En sonunda da Turgut’a beni verdi. Yani benim evliliğim görücü usulü gibi oldu.
-Yüksek okul hayalleriniz ne oldu peki? Evlilik kararı okumanızı etkiledi mi?
Evlilik kararımdan önce babam beni Ankara’ya götürmüştü. Ankara’daki maarif ve müfettişlere beni tanıtmak istiyordu. O dönem üniversite yoktu. Dil Tarih Coğrafya Fakülte ’sine gittik, müdürü ziyaret ettik. Babam “kızım parlak bir öğrencidir ve öyle de mezun oldu” dedi. Müdür: “ kayıt büromuz hemen çıkış kapısında hemen kızını okulumuza kaydettir, böyle bir parlak öğrenciyi okulumuzda okutmak isteriz” diyerek bizi kayıta yolladı. Kayıt bölümünün önüne geldik ama babam kayıt bürosunu hızla geçerek dışarı çıktı. Şaşırdım. “Neden kaydolmuyoruz baba?” dedim. “ Üç kardeşin var onları da okutmam lazım ve ben daha fazla dayanamayacağım” dedi.
-Ortaokul sonrasında yaşadığınız bir sahne şimdi fakültede karşınızda… Bu sefer de şans yaver gitmiş olsa keşke…
Babam okumamız için ayda 3 lira harçlık gönderiyordu. O zaman para çok kıymetliydi. 5 paraya bir külah leblebi alınıyordu…
-Üzüldünüz mü? Neler hissettiniz o an?
Üzüldüm tabi, biraz tepki gösterdim. “Okuyamayacaksam ben de evleneyim o zaman” dedim ve Turgut’la evlendik.
-“Görücü usulü gibi bir şey oldu bizim evliliğimiz” dediniz. Pek fazla tanımadığınız biriyle hayatınızı birleştirdiniz. Eşinizi sevebildiniz mi, nasıl bir insandı?
Kocam çok becerikli, çok asil bir adamdı. Çocuklarına ve bana karşı çok saygılı ve sevecendi.
-Size nasıl hitap ederdi?
“Benim hanımım bir tane” derdi.
Canım, aşkım, hayatım, mavişim… buna benzer hitapları olmaz mıydı?
( Gülüyor ) Yok, sadece “benim hanımım” derdi.
“Evlilik oyuncak değildir!”
-Eşinize kızdığınız, ayrılmayı düşündüğünüz anlarınız oldu mu hiç?
Bizim zamanımızda ayrılmak falan yoktu, ölene kadar…
-Şimdi boşanmaların çok arttığı ve ilişkilerin çabuk tüketildiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu dönemde olsaydınız, eşinizle yine evli kalır mıydınız?
Ayrılmazdım. Ben bir erkeği ya da kadını tanıdım, beraber olayım bitireyim böyle bir şey yok. İlişkileri ciddiye almak gerekir, hele hayat arkadaşlığı ve evlenmek ise söz konusu ise…
“Ben bu erkeğin ya da kadının elinden sıkıca tutacağım ve ömür boyu ölene kadar beraber yürüyeceğim ve birlikte paylaşacağım “ demeli insan. Evlilik oyuncak değildir, bir yuva kuruyorsun. Toplumun, milletlerin temeli güzel ailelerdir. Millet dediğiniz ailelerden oluşuyor. Aileler mutlu olmazsa, darmadağın olursa millette ne vatan saygısı olur, ne de düzgün insan olur. Aile çok önemli ve ciddi bir kavramdır. Ayrılıklarda en çok çocuklar perişan olur. Çocuklar anne ve baba beraberliğini isterler. Baba anneye yüksek sesle konuşsa çocuklar daha çok etkilenir ve üzülürler. Bu nedenle anne -baba çocuklara model olacak.
-İlişkilerde sevgi ve saygıyı sıralamaya koyarsak, ilk sırayı hangisi alır sizce, Sevgi mi saygı mı?
Saygı çok önemli.
-Eşinizle evliliğinize geri dönersek; bir havacı ve öğretmen hayatlarını birleştiriyor. Tayinler, uçuşlar, uzaklıklar… Mesafeler sizi nasıl etkiledi?
Eşim Hava Kuvvetlerinde Pilottu. Çok müthiş bir havacıydı. Hiç unutmam bir seferinde Uçağı yandı yanan uçağı sağ salim indirmişti. O’nunla neredeyse bütün coğrafi bölgeleri dolaştık, hep sınıf öğretmenliği yaptım. Biraz endişeli günler geçirdim. Bazı uçaklar düşüyor havacılar şehit oluyordu ve hep Shophen’in Cenaze Marşı çalıyordu. Korku ve endişeyle bekliyordum O’nu. Daha fazla dayanamayıp, uçuştan ayrılmasını istedim. Beni çok seviyordu ve isteğimi kırmadı.
-Uçuşu bıraktı mı?…
Evet, uçuştan ayrıldı ama biraz zorluklar yaşadık. Hava’dan ayrıldıktan sonra Karada görev aldı. Daha önce Kütahya’ ya gitmemize rağmen kocamı ikinci kez Kütahya’ ya tayin ettiler. O’da Bizi bırakıp gitmek zorunda kaldı.
-Yine gözünüz yollarda kaldı yani. Zor olmalı?…
Altı ay evinden ayrı kaldı, yalnız çok zor günler geçirdik. Baktım dayanılacak gibi değil, “emekli ol” dedim. Daha gençti, yeni bir iş kurar diye düşünmüştüm. “Ben sana destek olurum, çalışırım para sıkıntımız olmaz, sen rahatça yeni bir iş kurarsın” dedim. Çekingen, efendi bir insandı, biraz da kırılgandı. Bu durum onu biraz mutsuz etti.

“Benim kızım gökyüzünden gelmiş gibiydi, incecikti simsiyah saçları vardı…”

Konuşmamıza devam ederken, Saadet Teyzenin telefonu çalıyor. O telefona bakarken biz de komidinin üzerinde duran siyah beyaz resimlere bakıyoruz. Resimde bir kız ve erkek dans ediyor. İçimizden Saadet Teyze’nin gençlik fotoğrafı diye düşünürken, Saadet Teyze telefon konuşmasını bitiriyor ve çok içten ve buruk bir tebessümle “kızım ” diyor… Adı Tülin…
sevilay teyze6
Kızım 21 yaşında ameliyat masasında kaldı. Çok değerli bir çocuktu. Ankara Koleji’ni bitirmişti. Oğlum ve kızım o kadar iyi arkadaştılar ki, oğlum fotoğraf çekiyordu. Arkeolojiyi bitirdi. Amerika’da okudu.
-Kızınızın hastalığı neydi? Neden ameliyat masasında kaldı?
Maalesef kalp kapakçığında bir özürle doğdu. O dönemde kalbe dokunulamıyordu. Mimar olacaktı fakat çok kriz geçiriyordu, dudakları mosmor oluyordu. Doktorlar mutlaka ameliyat olması gerektiğini söyledi.
Amerika’dan gelen bir doktor ameliyatını yaptı fakat maalesef kızım masada kaldı. Doktor o kadar üzüldü ki, “elimden geleni yaptım ama uyuyamıyorum, izin verirseniz otopsi yapmak istiyorum.” diyerek bizden izin istedi. İzin verdik, otopsi yaptı ve dedi ki : “dünyada üç vaka var ve üçü de bu kadar yaşamadı. “ Kalp kapakçığı zedeli bir çocuk 3 yaşında ölmüş, diğeri 12 yaşında ölmüş ve diğeri de benim kızım. “Siz kızınıza çok iyi baktığınız için kızınız 21 yaşına kadar yaşamış. İnceledim ve gördüm ki benim hiçbir hatam yok. Bu çocuğun bu yaşa kadar yaşaması mucize, çok iyi bakmışsınız kızınıza.” dedi.
Benim kızım gökyüzünden gelmiş gibiydi, incecikti simsiyah saçları vardı, melek gibiydi. B iz kazandığımız paralarımızı / aylıklarımızı kavanoza koyardık. Eşim çok değerli bir adamdı. Kızım anne kavanozdan para alabilir miyim Kızılay’a gideceğim derdi, ikimiz de al kızım tabi derdik. Para alır, kumaş alır, kendi elbisesini diker ve ben şimdi Kızılay’a gidiyorum derdi. “Tabi kızım, elbiseni de diktin, nereye istersen oraya git “ derdik.
-Eşiniz de amansız bir hastalığa yakalanıyor ve kızınızın ardından çok genç bir yaşta vefat ediyor… Zor bir sınav?
Eşim 1964 de vefat etti. Atatürk’ün hastalığına yakalanmıştı. Atatürk için içki içti o yüzden siroz oldu diyorlar, kesinlikle öyle değil. Eşim de siroz hastalığından vefat etti ve özel günlerde ısrarların dışında hiç içki içmezdi. O’da Selanikliydi. Atatürk’e komşulardı. Askerdi ve zor şartlarda zor koşullarda çalışmıştı. Kocam sarılık mikrobu aldı ve Atatürk’ün hastalığına yakalandı ve Sirozdan öldü.

“Muhalefet partisi iktidara yol göstermeli, İktidar da muhalefeti dinlemeli.”

-Siz bir başöğretmen olarak meslek hayatınızı tamamladınız. Türkiye’de siyasetten, sanata belki de birçok öğrencinin yoluna ışık tuttunuz. Dünden bugüne baktığınızda artı ya da eksi verebileceğiniz neler görüyorsunuz?
Ankara Koleji’nin adı o zamanlar ‘Yeni Şehir Lisesi’ydi, ben orada 20 yıl öğretmenlik yaptım ve ilk kısım müdür baş yardımcısı oldum. Daha sonra ilk öğretim müfettişliği yaptım ve sonra da Yükseliş Koleji’nde müdür olarak hizmetime devam ettim. Yükseliş Kolejinde kendi fikirlerimi uygulama imkanı buldum.
Öğrenciler için bir çok münazara organize ettim. Öğrencilerimin diğer fikirlere de açık olabilmesi için, onları iki ayrı gruba ayırıyordum. Bir grup iktidar diğer grup da muhalif grup oluyordu. Anne ve babaları da çağırıyordum. Bir konu üzerinde karşılıklı fikir alışverişi yaparken çocuklarını izliyorlardı. Bugün çok üzülerek parlamentomuzda bu seviyeyi görmüyorum, hep kavga ediyorlar. Muhalefet Partisi de iktidar partisi de ülkeyi yönetiyor fakat bir noktada buluşamıyorlar. Oysa Bir noktada buluşmaları ve birbirlerinin fikirlerini dostça dinlemeleri gerekiyor. Muhalefet partisi iktidara yol göstermeli, İktidar da muhalefeti dinlemeli. Muhalefet ve iktidar işbirliği halinde çalışacak, en büyük eksiğimiz bu!… Meclise gidip orada bir konuşma yapmak istiyorum. Milletvekilleri ile konuşmak ve “biz çocukları böyle çalıştırdık, siz de böyle çalışmalısınız” demek istiyorum. Bundan çok büyük üzüntü duyuyorum.

“Pazen ve pamuklu giyiyorum çünkü ‘pazen kumaş’ vücuttaki elektriği alır."

-Sağlıklı yaşlanmak sağlıklı beslenmek demek mi? Siz öğünleriniz konusunda çok dikkatli misinizdir?
Sevgili yavrum, uzun ömrün yemekle hiç alakası yok. Çok yememek ve sağlıklı beslenmek önemli. Geç kahvaltı yapıyorum, öğle yemeği pek yemem. Ama mutlaka kahvaltıda yeşil sivri biber yiyorum.
-Dikkat ettim, su bardağınızın içinde limon var. Limonlu su içmenizin özel bir nedeni var mı?
Sıktığım limonu suyun içine koyuyorum. Genelde limonlu su içiyorum. Tansiyonum var ve günde bir tane tansiyon ilacı alıyorum.
-Mutfakla aranız nasıl?
Mutfakta çok başarılı değilim. Bazen çorba yaparım, bazen de ızgara et yerim. Hatta bazen ne bulsam yiyorum. Mısır gevreklerini çok severim.
-Masanın üzerinde himalaya lambası görüyorum, düzenli kullanır mısınız?
Evin havası temizlensin diye kullanıyorum. Genç bir arkadaşım hediye etti himalaya lambasını.
sevilay teyze7
-Perdeleriniz çok şık…
Bu perdeler kocamandı, tiyatro perdesi gibiydi onları kestim ve diktirip pencereye göre yaptım. Bir de çarşaflarımı, perdelerimi ben boyarım.
-Neyle boyuyorsunuz?
Kumaş boyasıyla, her yerde kumaş boyası satılıyor.
-Nasıl boyuyorsunuz?
Boyamak istediğiniz temiz çamaşırı ya da kumaşı, çamaşır makinesine yerleştiriyorsun. Çamaşır makinesinin sabun gözüne boya ve tuz koyuyorsun ve makineyi çalıştırıyorsun. Makinenin ısı ayarını 40 derece yapıyorum boyarken.
-Makinenin içi boyalı kalmıyor mu? Daha sonra yıkama yapmak istersek, çamaşırları boyamaz mı?
Makine çelik olduğu için akıtıp gidiyor boyayı. Boyanın makineye zararı yok, daha sonra beyaz çamaşırlarınızı da yıkayabiliyorsunuz.
Elbiselerinizi kendiniz diktiriyorsunuz ve kılık kıyafete çok önem veriyorsunuz. Dikkat ettim, elbiselerinizin kumaşı pazen. Özellikle pazen seçmenizin bir sebebi var mı?
Sokak kıyafetim ve ev kıyafetim ayrıdır. Eve girdiğimde üzerimi değiştirir, ev kıyafetlerimle otururum. Dışarıdaki negatifi de, kiri de içeri taşımak istemem. Evde giydiğim elbiseyle dışarı çıkmam. Elbiselerimde Pazen ve pamuklu tercih ediyorum çünkü Pazen vücuttaki elektriği alır. Sentetik kumaşlar insanın vücuda elektrik yüklüyor ve insanı sinirli yapıyor. Sentetikler şık görünebilir ama insanın vücudundaki elektriği şarj etmiyor. Pazen kumaşları alıyorum Saman Pazarından, kendime göre elbise diktiriyorum. Pamuklu kumaşlar sağlıklıdır.
-Yürüyüş yapıyor musunuz Saadet Teyze?
Yürüyüşe pek zamanım yok.
-Ojelere ilginizi biliyorum, bu nedenle ben de tırnaklarımı maviye boyadım size gelirken. En çok hangi rengi seviyorsunuz?
Yeşil rengi daha çok seviyorum. ( Birbirimize ellerimizi gösteriyor, ojelerimizin rengine iltifat ediyoruz.)
sevilay teyze8
-Makyajla aranız nasıl?
Hiç makyaj yapmadım. Baloya giderken dudağımızı ve yanağımızı boyuyorduk. Bir kez gözüme siyah kalem çekmiştim. Bir gün Gülhane hastanesinde geziniyorum, iki doktor bahçede geziniyor, baktılar gözümde siyah bir kuyruk var. “Gözünüze yazık boyamayın çok zararlı” dediler. Şimdi ben de bazen alışveriş yapıyorum, gözünü boyamış tezgahtar kızları görüyorum, “boyamayın zararlı “ diyorum.
-(Saadet Teyze’ye “Saçlarınız boya mı?” diye soruyorum, benim saçlarımın boyalı olduğunu öğrenince bakın bana nasıl kızıyor?)
Allah herkesi bir oranla, bir güzellikle yarattı. Kimyasallardan uzak durmanız gerekiyor. Saçlarımı hiç boyamadım. Sen de boyama, ne yapacaksın ileri de saçların dökülünce peruk mu takacaksın?
-Allah korusun Saadet Teyzeciğim!
-Şimdi anlattıklarınızdan anladığım kadarıyla, uzun yaşamın sırları bizim televizyon programlarında duyduğumuz, kitaplardan okuduğumuz sağlıklı yaşam tüyolarına pek uymuyor. Uzun yaşamak için sizin tüyolarınız neler?
Uzun yaşamak için yemek değil, çalışmak, çalışkan olmak mütemadiyen okumak ve ölünceye kadar öğrenmek gerekiyor. Hayatta rastgele davranmayacaksınız. Her şeyi planlamalısınız. Hep yapacak işleriniz ve hedefleriniz olmalı.
Ben çok gazete okurum, gezerim, kafeye giderim, alışverişe çıkarım. Öğretmenler niye uzun yaşar ve mutlu olur diye sorarlar hep. Çünkü öğretmenler, öğrencilerinden gençlik ışığı alırlar.
Çok teşekkürler Saadet Teyzeciğim, son olarak okuyucularımıza iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?
Ben memleketimi, Türkiye Cumhuriyetini çok seviyorum. Tüm anılarımı anlatmak ve öyle gitmek isterim.

(Röportajımız boyunca görüntü alımında ve fotoğraf çekiminde bana eşlik eden Onur Kaya ve Elif Çelek’e teşekkürler.)

twitter.com /sevilayacarr

Bu röportaj www.martidergisi.com sitesinde yayınlanmıştır.

AŞKTAN DİNLE

Mart 2012'de okuryazar.tv internet sitesinde yayınlanan, Cemalnur Sargut ile yaptığımız söyleşi.

‘Kendinden daha çok düşündüğü biri olması, insan için kurtarıcıdır.’

Cemalnur Sargut, ‘Aşktan Dinle’ isimli kitabında bize, Mevlana’nın ‘Mesnevi’ isimli eseri ışığında nefs, aşk, kibir, cömertlik, gösteriş, edep gibi insanın gelişiminde rol oynayan pozitif ve negatif kavramların iç manalarını anlatıyor. Cemalnur Sargut’un Nevval Sevindi ile radyo sohbetlerinden derlenen kitap, ‘Mesnevi’yi anlamak isteyen, tasavvuf felsefesinin ne olduğunu bilmek isteyenlere ışık tutan bir çalışma.

Dünyanın her üzüntüsüne, onu pozitif kılacak bir pencere açarak bakıyor ve olanı olağan karşılıyorsunuz. Kalp gözümüzü bu bakış açısına göre ayarlamak kolay değilmiş gibi görünüyor. Kendinizi çok çaresiz ve kötü hissetiğiniz, hayatın üstünüze geldiği anlarınız olmadı mı?
Kalp gözünü insan ayarlayamaz. Kalbin nuru kalpte ki tecelli eden nur-u ilahi eğer hakikaten o kalbi sarmışsa insan zaten her şeyi daimi pozitif görmeye başlıyor. Tabi ki insanın bundan önceki devreleri vardır. Bu devrelerde de Kabs ve Bast denen iki hal zuhur eder. Kabs; insanı bazı hadiseler sıkar, Bast; genişletir. Allah’la beraber olmak genişletir, hadiselerin şekline takmak, takılmak sıkar. Bu ikisini yaşamadan insan daimi huzura erişemez. Herkesin hayatında bu devreler olur. “Her vücut bir kere cehenneme uğrayacaktır” sözünün bir hakikati de budur. Her vücut yaşadığı sürede çeşitli zamanlarda cehennemi tadar. Cehennem kelimesi Allah’tan uzak olmak anlamındadır. İnsan Allah’tan uzak olduğu devrelerde acı ve sıkıntıyı mutlaka hisseder. Ama mühim olan bunların uzun sürmemesi de hemen pozitif enerjiye dönüşmesidir. Eğer hiç bir şey hissedemez hale gelirseniz Allah’la olan ilişkinizi de hissedemezsiniz. Onun için insanın negatifi hissetmesi bile bir lütuftur. Tabi ki benim de böyle zamanlarım oldu. Çok küçükken babamın verem oluşu, öleceğini düşünmem, babamın hapse girişi… Ama hiçbiri bende derin hisler bırakmadı. Çünkü derin hisler bırakabilmesi için insanın Allah’la ilişkisi olmayan bir evde büyümesi lazımdı. Ben öyle büyümedim ve ailemin Allah’la yakınlığı çok fazla olduğu için böyle şeyler bende yara bırakmadı.

Sohbetlerinizden teyzenizin kızından bahsedersiniz. Çocukluk ve gençlik dönemlerinizde aynı zamanda birbirinize dost olmuşsunuz. Onun hayatınızda önemli bir yeri var. Kendisi bir cüce ve bununla ilgili hiçbir şikayeti yok…
Züliş bir şekilde benim mürşidliğimi de yapmış bir insandır. Züliş’le benim aramda 6 yaş vardı ama sanki hiç yokmuş gibi yaşadık. Çocukluk devresini tabi benden 6 yaş büyük olduğu için çok iyi hatırlayamıyorum ama kendimi bildim bileli onun mutluluğu evimize ve bütün çevremize neşe olmuştu. Okul hayatı boyunda herkesin sevgilisiydi çünkü hayatında kıskançlık nedir bilmezdi. Herkes mutlu olsun diye uğraşır, kendi eksikliklerini başkasında tam olduğunu görerek mutlu olurdu. Allah’ın evliya makamında yarattığı özel bir insandı. Onun ezeli güzelliği sakat oluşuyla daha da ortaya çıkmıştı. Bazen sakatlıklar insan üzerinde negatif negatif etki yapar ve tamamen onu negatife götürür. Züliş’de tamamen pozitife götürmüştü. Allah’la ilişkisini çok arttırmıştı. O Allah’ından memnun olarak yaşadı. O yüzden de ben kendisinden çok şey öğrendim

Hep inançlı mıydınız, arayış içinde olduğunuz bir dönem oldu mu?
Hep inançlıydım. Fakat felsefeye merak sardığım bir devirde negatif olduğum bir dönem oldu. Sartre’a olan sevgim, Nietzsche’ye olan, Schoppenhauer’e olan ilişkim beni pesimist yaptı. Bu pesimist devrimde de oldukça depresif bir dönem yaşadım. Üniversite hayatımın ilk üç senesiydi bunlar. Daha sonra evlendim ve pesimist olacak sebebim kalmadı. Çünkü hadiseler insanın Allah’a olan yakınlığını çok arttırdığı için kendini düşünmekten vazgeçiyor insan. Onun için ben hadiselerin negatif olmalarına hep çok şükrederim.

İnsanlar arayışlarında bazen okudukları kitabın satır aralarında bulabiliyorlar kendilerini. Yollarını çizmelerinde bir yazar, bir film de ışık tutabiliyor. Sizi etkileyen satırlar oldu mu? Size olan etkisi nedeniyle, önereceğiniz kitaplar, yazarlar?
Beni bütün hayatımdaki hakikatlerle karşılaştıran hocam Kenan’er Rıfai, hocam Samiha Ayverdi, Hz. Mevlana ve İbn-i Arabi hazretleridir. Ahmet’er Rıfai, Abdülkaadir Geylani’den çok şey öğreniyorsunuz. Ama bu ilk saydığım bütün sultanlar hayatımı baştan aşağı değiştirdiler, bakış açımı da. Yani vücudumun içinde Allah’ın nurunun yanmasına sebebiyet verdiler. Benim kalıba koyduğum her şeyin bana yanlış olduğunu öğrettiler. Sevgilinin istemediği şeyleri yapmamanın zevkini de bana öğrettiler. Samiha Ayverdi’nin bütün kitaplarını özellikle batmayan gün, insan ve şeytan, yaşayan ölü, hancı, yusufçuk gibi tasavvufi eserlerini okumanızı öneririm. Mevlana hazretlerinin mesnevisini Kenan’er Rifai şerhiyle öneririm. Tabi ki İbnü’l arabinin fütühat’ ve fusüs’u ama anlaşılması biraz zor belki bizim şerhlerimizle daha iyi anlaşılır. ‘Dinle’ ve ‘Aşktan Dinle’ insanı tasavvufla çok tanıştırıyor ve kendi problemlerini insana anlatıyor. Maddi kitap okumak istiyorlarsa Paulo Coelho, Somerset Maugham ve Andre Sit’i öneririm.

Nietzsche’ye hayran olduğunuz dönem… Simon de Beauvoir ve Sartre… O dönemi anlatabilir misiniz? Neden sonra Nietzsche ilham kaynağınız olmaktan uzaklaştı?
Bütün felsefecileri kendi bilgimle inceledim. Ben fen bölümünde okuduğum için felsefe okumadım. Ama hayatımda hep felsefenin yeri vardı. Sosyoloji ve mantık hocalarım her zaman benim bakış açımın biraz farklı olduğunu söylerlerdi. Sınıf içerisinde beni konuştururlardı. Ben de kendimi bir şey zannetmeye başlamıştım. Dolayısıyla kendi başıma felsefesi anlarım sanmıştım. Doğrusu Sartre ile başladım çünkü benim için devdi. Simon de Beauvoir feminizmin bayrağını taşıyordu. Ben de hiç feminist olmadım ama nasıl bir anlamdır bu diye inceledim. Sartre kalıp yıkan bir insandır ama kalıp yıkarken yerine negatif enerji koyar. O negatif enerji insanı karamsar yapar. Yani existansiyalizmin maddi boyutları insana hakikaten pesimist bir görüş gösterir. Doğrusu Nietzsche’de o kadar karamsarlık hissetmedim. Onda anlayamadığım nokta bu kadar zeki bu kadar mükemmel düşüncelere sahipken niye hiç mutlu olamadığıydı. Sonra hepsinin mutlu olmadığını gördüm.

Mevlana ne zaman karşınıza çıktı? Mesneviye ne zaman ilgi duydunuz ve sizi mesneviye okumaya iten nedenler neydi? O döneminizi biraz anlatır mısınız?
İşte o dönemde ben mutluluk ve huzur istiyordum. Huzuru nerede bulurum diye araştırınca Mevlana’yı buldum. Mevlana karşıma çıktı ve bütün hayatımı değiştirdi. Çünkü ben her şeyi biliyorum sanıyordum ama hiçbir şeyi uygulamadığımı fark ettim. Halbuki bir şeyi bilmek uygulamakla alakalıymış. Bilginin kemali uygulamakla olurmuş. Bunu Mevlana’dan öğrendim. Mevlana’nın kitabı Mesnevi, Kuran’ın şerhidir. Dolayısıyla da bakış açınıza farklı bir anlam getirir. Bu bakımdan mesnevi çok sevilen bir kitap oldu benim için. Okudum, kendimi tanıdım, okudum başka bir vasfımı tanıdım, tekrar okudum neleri kalıplaştırdığımı gördüm. Yalnız bunları hocamın şerhiyle yaptım. Hocamın gözlüğü olmasaydı mesneviyi anlamam mümkün değildi.

Öğrenciliğiniz bittiğinde, öğretmek için yola çıkıyorsunuz bu defa. Öğretmenliğiniz nasıl başladı?
Doğrusu öğretmen olmak için yola çıkmadım. Çocukluğumda, büyüklerim öğretmen olacaksın demişlerdi ama ben onu unuttum. ‘Her akıllı kız mühendis olur’ diyerek mühendisliği seçtim. Fakat eğitimim bittikten sonra eşim (son sene evlenmiştim) çalışamayacağımı söylemişti. Bu beni son derece üzdü. Çünkü derdim eğitimden gaye çalışmaktı. Üzerine tekrar araştırdım ve yarım günlük iş olan güneş kolejinde öğretmenlik buldum. Haftada üç gündü bu nedenle eşime kabul ettirmesi kolay oldu. Öğretmenliğe böyle başladım. Ama öğretmenlik başladığın anda şunu hissettiriyor, insana öğretmenlik ezelden sahip olunan bir özellik. Ve insanı Allaha yakınlaştıran bir meslek, zira sevilmeden sevmeyi öğreniyorsun, affetmeyi öğreniyorsun, sabrı öğreniyorsun. Yani Ahlak-ı Muhammediye’yi deneyimliyorsun. O bakımdan öğretmenliği çok sevdim. Mikrop gibi içime girdi ve çıkmadı. Hala da devam ediyorum.

Tasavvuf dersleri vermek için yurtdışına çıkıyorsunuz. Nerelere gittiniz ve nasıl karşılandınız?
Önce Amerika ile başladı. Sonra Almanya ile devam etti. Avrupa’nın çeşitli yerlerine gittim. İngiltere İsviçre Hollanda.. Malezya’da ders verdim. Çok güzel karşılandım. Benim en büyük şansım hayatımda hiçbir zaman çok aşrı negatif bir şeyle karşılaşmadım. Tabi ki bazı sorular oldu. Bir kere Almanya’da çok mutaassıp bir grup tarafından bebeklerini ağlatarak protesto edildim. Fakat benim hiç aldırmayışım onlara sevgi ile yaklaşımımdan sonra onlar da tavır değiştirdiler. Dolayısıyla tasavvuf zaten her şeyin Allah’tan olduğunu bilip de onlara kızmamaktır. Bu da sonradan olacak bir şey değil çünkü yapmacık olur. Bu ezeli bir nasiptir. Allah isterse gerçekleşir. Ben o yönden çok şanslı hissediyorum kendimi.

Şair Goethe ile ilgili anlatmış olduğunuz bir ayrıntı çok ilgimi çekti. Şair Goethe Hz. Muhammed üzerine yazdığı şiirleri olduğundan bahsediyorsunuz. Biraz anlatabilir misiniz?
Goethe’nin akan bir nehri anlattığı ve bununla peygamberi tasvir ettiği muazzam bir şiiri var. Ayrıca Goethe’nin birçok beyanları var çok belirgin hatırladığım “ben Kur’an-ı Kerim’e okuduğum için değil Hz. Muhammed inandığı için inanıyorum”  diyen cümlesini ben Almanya’da kiliselerde mutlaka söylerim. Goethe Almanya’nın adeta milli kahramanı ama Müslüman olduğunu kimse bilmiyor. Tavsiye ediyorum Goethe’nin bütün şiir kitaplarında Hz. Muhammed’e yazdığı şiir var.

Üniversitede organik kimya okumuşsunuz. Kimyanın yolculuğunuzda faydaları oldu mu?
Tabi ki organiğinde inorganiğinde, kimyanın her bölümünde benim tasavvuf yolculuğumda çok faydası oldu. Organikten bahsedersek mesela karbonun negatif veya pozitif olduğu zamanlarda canlı oluşturmadığını nötr olduğunda canlılık oluşturduğunu görüyoruz. Bu bile yeterli bir bilgi. Yani demek ki bir insan dirilebilmesi için ne pozitif ne de negatif olacak, daima nötr. Her şeyin Allahtan olduğunu idrak edecek. İşte bu hale diri hal diyoruz. O bakımından kimyanın her bölümünde tasavvufa, yaradılışa, insan yapısına ait bilgiler edinebiliriz. Ben çok şanslı bir eğitim gördüğüme inanıyorum.

Mevlana tüm dünya insanlarını, din, dil, ırk gözetmeksizin sevgiye, aşka çağırıyor. Bu sese her dilde bir cevap var. Kendini Mevlana’nın aşkında bulan birçok dünya insanı. Kendini arayışa, özünü bulmak isteyen herkesi ortak bir noktada buluşturuyor diyebilir miyiz bu aşk…
Tabi. Aslına bakarsanız Hz. Mevlana’nın yolu olan İslam herkesi bir araya çağırıyor. Çünkü İslam bütün dinleri içeren ilimin en kuvvetli açıklandığı bir dindir. Bütün dinleri kapsar ve tövbe süresinde Allah son nefese kadar tövbe kapısının açık olduğunu onun için kim gelirse gelsin af imkanı olduğunu söyler. Mevlana’nın da gel diyişi tövbe süresinin farklı bir şiirle anlatımıdır. Dolayısıyla da Hz. Mevlana’da peygamberlerin ve Kur’an-ı Kerim’in mesajlarını gördüğü için insanlar koşuşturuyorlar. Mevlana’nın tek farkı bunu inanılmaz bir sanatla yapmış olması. İşte kimisi sanata bakıyor, kimisi Mevlana’ya bakıyor, kimisi sadece meşhur olduğu için ilgileniyor. Yani bir şekilde herkes kendine ait bir şey buluyor. Ama bilelim ki onun evrenselliği İslam’ın evrenselliğidir.

“Tasavvuf, insanın insanlığını bulma yoludur” diyorsunuz. Biraz açabilir misiniz?
Çünkü tasavvuf dinin güzel ahlakla yaşanmasıdır. İnsanın insan olabilmesi için diri dua ve kemal noktasına erişebilmesi için Ahlak-ı Muhammediye’yi edeple yaşaması lazım. Edep tasavvuf demektir. Yani edepli edepli yaşamak her yaradılış da allahın isimlerini görerek hürmetle muamele etmek hiç bir şey de Allah’tan gayrı bir şey olmadığını yegâne varlığın allah olduğunu idrak etmektir. Bu idrak insanda gelişirse insan kindar olmaz öfkelenmez merhametli olur nefret den uzak olur verdiği sözde durur vakte riayet eder. Bütün bunlar peygamberin ahlakının yaşama şeklidir. Onun içinde mutasavvıf bunları yaşayan insandır.

Tasavvufa giriş için bir el kitabı mı ‘Dinle’ kitabınız? Radyo konuşmalarınızdan derlenen ‘Dinle’ kitabında edep, kaza, kader, Tevhit, namaz, hac ve kurban gibi konuları açıklayıcı bir dille anlattınız. Biz ‘Aşktan Dinle’ kitabınız üzerine konuşacağız ama bir önceki kitabınızı okumayanlar için bir açıklama yapacak olursak, kitabınızın adı neden ‘Dinle’?
Çünkü bütün gidişatta her şey dinlemekle başlar. Peygamberlerde bile hakikat peygamberi Musa Allah’la konuşmuştur ve dinlemiştir. Dinledikten sonra görme dercesine ulaşır. Hz. İsa ve insan daha sonra Hz. Peygamberde hakla hak olma dercesine ulaşır. Demek ki iş, kulaktan gönüle giden yolda. Eğer bu yolu açık tutarsa kulaktan gelen bilgi eğer Allah’a aitse mutlaka gönüldeki ışığı uyandırır ve aradaki nur-u ilahiyi etrafa dağıtır. Birde bizim kitaplar daima okunanı dinle anlamındadır. Oku diye başlayan Kuran-ı Kerimle ilgilidir. Dolayısıyla kuranı kerimi bu kitaplardaki açıklamalarıyla dinle anlamındadır. O bakımdan kitabın adı dinle.

‘Dinle’ ve ‘Aşktan Dinle’ kitaplarınız, Nevval Sevindi ile yaptığınız radyo programı kayıtlarından yola çıkarak hazırlanmış. Bu kitaplar istediğiniz etkiyi yaptı mı?
Benim istediğim bir etki yoktu. Bir etki yapmasını hiç düşünmedim. Ben yaptığım işi Allah için yapmaya çalışıyorum. Bu arada halkın da işine yarıyorsam ne mutlu bana. Ama ciddi söylüyorum yaptığım işte halkın beni sevmesi gibi bir gayem yok ancak kendi huzurumu mutluluğumu Allah’la olan ilişkimi etrafa saçmaya çalışıyorum. Bunu daha çok yayınevimizin müdürlerine sormalısınız, eğer gerçekten gerekli etkiyi yapmışsa onlar memnundurlar diye düşünüyorum.

Mesnevi okumalarında aşk neden çok önemlidir? Mesnevide öğrendiğimiz aşk, nasıl bir aşktır?
Allaha giden tek yol aşktır. Bir çok yol vardır, ancak bütün yollar sidreye kadar gider, çünkü dünyevi varlığımızla alakalıdır. Ama aşk sitreyi geçip miraca götürür insanı, bu yüzden her vasıf aşka dönüşür. Yani insan tevazu ile de gidiyorsa, aşka dönüşür. İlimle de ibadetle de gidiyorsa aşka dönüşür ne zaman ki aşka dönüşür işte o zaman miraç olur. Dolayısıyla aşk elimizdeki tek silahtır, yolumuzda ilerlememiz için tek arkadaştır, refiktir.

“Aşk ve sevgiyi karıştırmamak gerek diyorsunuz’ ve kitapta aşk kelimesinin bir açıklaması var, okuyucularımıza bu tanımı yapabilir misiniz? Aşk kelimesinin manasını anlatabilir miyiz?
Aşk kelimesi üç harften oluşuyor ayn, şın ve kaf aynı harfi görmek demektir. Yani her şey Allah’ı görerek başlar. Allah’ı nasıl görüyoruz dersek, bu gözle görülemez ancak Allah bilinir, hissedilir, varlığından emin olunur. Bunun adına görmek denir. Ya da hiçliğimizde onun varlığını hissederiz, işte hiçlikle varlığı hissetmeye de görmek denir. Onu bir kere görmeye başladınız mı, bu sefer her yerde onu aramaya başlarsınız. O da her yerde vardır, yani o zamanda yavaş yavaş o sevgiliyi tanıdıkça ona aşık olursunuz. Bu noktaya sarhoşluk, yani şın harfi denir. O zaman ondan gelen her şey size hoş gelmeye başlar. Hastalığı misafir diye, ölümleri lütuf diye karşılamaya başlarsınız. Zaten lütuf onun latifliğinin tecellisidir, o elle tutulup gözle görülmez haline latif, bunun da bizim hissetmemiz haline lütuf denir. Dolayısıyla insan sarhoşlukla devam ettirdiği ilişkiyi, kün olarak yani dirilerek bitirir. Allah’a olan aşk sonuçta insanı diri kılar.

Biz sosyal hayatımızdaki ilişkileri bir tarafa bırakın, özel hayatımızda birbirimize tahammülsüz yaşayabiliyoruz. Kadın-erkek birbirini tanımadan yaşıyor, insan insanı anlamıyor, anlamak istemiyor. Tüm bunların sebebi nedir sizce?
Çünkü insan karşısındaki kulu tapılacak bir varlık olarak görür, halbuki onun Allah’ın ismi olduğu düşünülürse ona tapmaz, tapmayınca da onunla birlikte Allah’a gitmenin zevkini yaşar. Eğer birbirimize bakarsak daima hata buluruz, ama el ele Allah’a bakarsak birbirimizi severiz. İşte o sevgi insanı Allah’a götürür. Bu saygıya dönüşür ve bitmeyen bir beraberlik olur.

Kadın da çalışıyor artık. Ekonomik özgürlüğünü eline aldı. Hatta bazen şöyle bir fotoğrafla da karşılaşabiliyoruz. Erkek evde bebek bakıyor, kadın eve para getiriyor. Kadın güçleniyor ama yine de eşitlik kavramına geldiğimizde kadınlar hala arka planda görünüyor. İslamiyet kadın-erkek eşitliğine nasıl bakıyor?
Hiçbir şekilde arka planda değil, hele bizim ülkemizde. Batıda çok şaşırtan durumlar var.  Mesela ülkemizde kadın aynı seviyedeki erkekle aynı parayı alır. Kadınlar erkekleri eğitebilirler ki bu batıda asla olmaz. Ülkemizde kadınlar erkeklerden daha üst seviyede hizmet verebiliyorlar. İslamiyet asıl kadınla erkeği hiç ayırmıyor. Yalnız yanlış ananelere dayalı, kadınları arka planda bırakan bölgesel yanlışlar ve hatalar görüyoruz, bunun İslam diniyle hiçbir alakası yok. Kur’an-ı Kerim’de kadınla erkek kelimesi eşit sayıda geçiyor. Allah bütün ayetlerde kadınla erkeği eşit sorumlu tutmuştur, ancak bazı güç farkları vardır. Kadın daha tahamüllüdür erkekten ki, çocuk doğurmak nasiptir. Erkek daha güçlüdür savaşmakta. O yüzden, onunla alakalıdır. Bunun haricinde Allahın’dan ilminde kadın erkek farkı diye bir fark yoktur ve bunun belli olduğu tek din bizim dinimizdir.

“Dünyadan bağını kopar, maddeye olan bağlılıktan kendini kurtar da hür ol, ey oğul ne zamana kadar altının gümüşün esiri olacaksın?” Bugün dünyada yaşanan savaşların nedeni maddiyat esir olmak. Esir eden aslında esir midir?
Tabi esir.  Çünkü maddeye bağımlı olan insan gidici olan şeylere bağlı ve o gitmesin diye bütün ömrünü onun peşinden koşarak geçiriyor. Manaya bağlı olan insan ise bu dünyadan hiçbir beklentisi olmadığı için hiçbir şeyin peşinden koşmaz. Huzur içindedir ve hürdür. Hürriyet maneviyatla alakalıdır ve dışarıdan getirilen eşitlikle de hiçbir alakası yoktur. Çünkü iki tane çocuğunuz olsa ikisine eşit balonlar verseniz, ipleri eşit olsa, boyları eşit olsa, renkleri eşit olsa, bir süre sonra bir çocuğunun diğerininkini daha çok beğendiğini görürüz. Demek ki ancak insana başkasını düşünmenin kendini düşünmekten daha önemli olduğunu, Allah gözünde daha önemli olduğu öğretilirse ve Allah sevgisi onda hakimse o daima ömrünü başkalarına hizmetle geçireceği için dünyanın en mutlu insanı olacaktır.

Nefs nedir? Nefsin terbiye edilmesinden bahsedilir, bu ne demektir?
Nefs vücudumuzun arzu ve istekleridir. Vücut denen bu kalıbın arzu ve istekleri ve tekamül edebilir haline nefs denir. Sanki üzümün koruk hali gibidir, üzümü ruh gibi düşünürsek koruğa da nefs denir. Nefsi terbiye etmenin tek yolu istediklerini vermemektir. Çünkü nefsin vazifesi tekamüldür, biz onun tekamülünü engelleyecek şekilde, her istediğini verirsek, nefsimize zulüm etmiş oluruz. Nefsi terbiye etmenin asıl manası, ben diyen nefsi sen diyen hale geçirmektir, bunun için mücadele veririz.

Neredeyse kendine aşık birçok insan var. Bu duruma bir de sizin gözünüzle bakacak olursak, bu aşıklığı nasıl tanımlarsınız? Sizce neden narsisizm yükselmiş olabilir?
Nefsin ilk makamına nefs-i emmare denir. İşte bu söylediğiniz hali temsil ediyor, tabi narsist insanlar olmalı ki narsist olmayanın değeri ortaya çıksın. Onlar da lüzumlu varlıklardır, ama Allah Kur’an-ı Kerim’de bunların sorumluluğu olmadığını söyler. Yani bunlar o kadar ölülerdir ve yaşamıyorlardır ki, ben diyen insanın, Allah’ın gözünde yaşıyor gibi gözükmediğini biliyoruz. Çünkü idrakleri yoktur, o kadar kendilerine odaklanmışlardır ki manayı göremezler, maddeye takılıp kalmışlardır. Çünkü insan hayatında, her zaman eğer kendini çok beğenmişse daima yıkılması için Allah birçok sebep gönderecektir. Çünkü Allah cüzzün parçanın, kendi bütüne olan rabtını ister. Cüz, kendinde bir varlık var zannederse bütünü hissedemez ve cüz için en zor durum bütünle olan alakasını kesmiş olmasıdır.

Hepimiz her şeyi biliyoruz. Her konuya söyleyecek bir fikrimiz var çok konuşuyor, dinlemeye gelince kulaklarımızı kapatabiliyoruz. Kitabın ismindeki mana kişisel yolculuğumuzda da önemli değil mi? Kibir, gurur, ben bilirim insanların içinde inanılmaz derecede yükselmiş durumda. Herkes başkasını suçluyor. Burada sevgiyi görebilmek çok mümkün olmuyor. Gördüğümüz şey, insanın yalnızca kendisini sevmesi. İnsanı görmek ve bir başkasını sevmek neden bu kadar zor? Bu da sınavlardan bir tanesi mi? Sevginin tekamülün bir parçası olduğunu düşündüğümüzde, bazı insanların farkında olmamalarının nedeni var mı? Bu nasıl öğrenilir?
Tabi ki Allah’ın en büyük lütfu tam insan kendini güçlü hissettiği zamanda onun elinde hiçbir güç olmadığını ona göstermesidir. Çok görmüşümdür “ben evladımı koruyacaktım söz vermiştim ama hastalandı” diye bağıran adamları. Demek ki elimizde onu korumak diye bir güç yok, yahut çok çalıştım mutlaka kazanacağım dediğimiz ama kazanamadığımız imtihanlarımızı… Demek ki hiç kimsenin elinde bir kuvveti kudret yok, eğer Allah insanı zorda bırakırsa bu onu çok sevdiği için ve kudreti kendinde olmadığını, asıl kudret sahibine rabt olması gerektiğini öğretmek içindir. Çünkü insan kendisinde bir güç olduğunu zannettiyse, bu hep yıkılmaya mahkûmdur ama olmadığını idrak edince de son derecede rahatlıkla da sevdiğine rabt olur.

En büyük günah kibir, haset, gurur diyorsunuz. Şeytanın avukatı filminde al Pacino’nun oynadığı karakterin bir sözünü hatırlattı bu söz; ‘kibir en sevdiğim günahtır’ diyor şeytan. Kibrin panzehri nedir diye sorsam?…
Kibrin panzehri aşktır. İnsan aşık olduğu zaman kendinden daha çok aşık olduğu kişiyi düşünmeye başlıyor. O zaman ben demekten vazgeçer, yani Allah herkesi aşık kılsın, birine aşık olmak bile insanı kendini düşünmekten uzaklaştırır. İster evladına olsun, ister kedisine ister köpeğine. Kendinden daha çok düşündüğü biri olması insan için kurtarıcıdır. Ama insan yalnız kendini düşünmeye başlarsa çok zor bir hayat onu bekliyor demektir. Bu yüzden panzehri sadece aşktır.

“Kimseyi küçük görmeyelim. Küçük görmek, aşağılık duygusundan gelen bir haldir. Çünkü aşağılık duygusundan başkalarını ezerek üstünlük sağlamak ihtiyacı doğar…” diyorsunuz kitabınızda. Yani, kendini küçük gören insan, küçük görüyor diyebiliriz. Bu tür insanlara nasıl yaklaşmak ve böyle halleri nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Ben bu hale çok şaşıyorum, mesela yanınızda bir kaktüs ya da çam ağacı bulunsa illa seveceğim diye elinizi uzatmazsınız. Dolayısıyla bu tür insanları da çam ağacı ya da kaktüs gibi kabul etmek lazım. O orada dursun ben onu sevmeyeyim, yani elimi yapıştırmayayım uzaktan seyredeyim faydasına da inanayım derseniz çok zevkli bir hayat yaşarsınız. O yok olmasın gitmesin ama benden de uzak dursun deyip kaale almazsanız, mesela karşınızda 3 yaşında bir çocuk olsa ve size çok çirkinsin dese kaale alır mısınız? İşte onu da o şekilde düşünmek lazım. Bütün mesele aşırı değer vermekten kaynaklanıyor. Aşırı değer vermezseniz üzülmezsiniz.

“Tevazu ve alçak gönüllük tevekkülü getiriyor. Tevekkül rızaya dönüşüyor, yani insan tevazu ehliyse allahtan razı olma seviyesine ulaşıyor” diyorsunuz. Bunu başarabilmek, insanlık sınavında bir mertebe daha yükselmek diyebilir miyiz?
Tabi. Tevazu insanın en büyük kurtarıcısıdır, ama tevazu iki büklüm olmak yalakalık yapmak demek değildir. Tevazu sana kötü muamele eden kimseye kin beslememek, kimseye aşırı kırılmamak ve yapanın yaptıranın sadece Allah olduğunu, aradakinin sadece onun maşası olduğunu düşünmek demektir. Bunu yaparsanız tevazu hayattaki tek kurtarıcı şeydir.

Kanaatkarlıktan bahsediyorsunuz kitabınızda. Bu konu hep muallakta kalır ve manası tam anlamıyla bilinmez. Kanaatkarlık tam olarak nedir? Gayret edenle, etmeyip bekleyen de kanaatkar mıdır?
Gayretsiz kanaat olmaz. Bir insan bütün gücüyle gayret edecek. “Mesela hak verilmez alınır sözü” bir devir siyasette slogan oldu ama o Hz. Ali’nin sözüdür. Allah için kullanılır, yani Allah senin hakkını vereceği zaman senin o konuda alnının terinin dökülmesi gerektiğini söyler. Çok çalışacaksın onu hak edeceksin Allah da onu verecek. Fakat verdiği şey senin beklediğin şey değilse o zaman ondan memnun olmaya kanaat etmek deniyor.

İnsanın acısı varken, sıkıntının içindeyken, hüzünlere boğulmuşken belki en zor şey şükretmek. Hep mutluluk varken, huzura erdiğimizde şükrederiz. Zor durumlarda da şükretmeyi başarabilmek için nasıl bir pencereden bakmak gerekir? Elif Şafak’ın aşk isimli kitabındaki söz hep aklıma gelir; “Sufi dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir”. Günümüzde şükrü unutmuş, daha fazlasına hızla ve hırsla ulaşmaya çalışan insanlar var. Bu hali nasıl yorumluyorsunuz?
Hz. Ali’nin bir sözü geldi aklıma diyorlar ki; “Allahımı isteklerimin olmamasıyla bildim”. Bizler hep isteklerimizin olmasına odaklanmışız, olmadığı zaman yeri göğü inletiyoruz. O halde Allah’la ilişkiyi ön plana alan insan için Allah’tan başka bir istek kalmaz. Öyleyse de istekler oldu mu olmadı mı diye de tutturmaz. İnsanın içindeki huzur, yalnız Allah’ın huzurunda olmakla olur. Huzura ulaşmak gaye olursa herkes Allah’la ilişkiye ulaşmak üzere hareket eder. Dolayısıyla da bu ilişki insanı huzur içinde tutar. O zaman gerçektende insan Allah’la ilişkisin arttırıyorsa isteklerinin olmamasından dolayı memnun olur. Başına gelen çirkin hadiselere de şükreder.

“İnsan nefsi ile insan aklı birleşerek ruh önünde secde edebilirse, işte o zaman içimizdeki kavgalar biter” diyorsunuz….
Vücut içinde halk olunmuş kısmın emr olunmuş kısma rabt olması lazım. Halk olunmuş kısım yani akıl ve nefs halk olunmuştur yani değişmiştir artık, Allah kendi varlığından değiştirmiştir. Emr olunmuş kısım ise, hiç değiştirmeden lütfettiği sırrımız. Yani bizdeki ismi bizdeki nefesidir. Dolayısıyla işte bu halk olunmuş kısım düzelir, yontulur, taş olmaktan elmas olmaya geçerse, o zaman parıl parıl etrafı aydınlatır. Emr olunmuş kısmın haline döner yani korukken üzüm olur.

Mesnevi’de “şekil”den bahsediliyor. “Sen şekilde değil, surette kalırsan puta tapıyorsun demektir. Her şeyin suretini bırak, manasına bak”. Mevlana, “iman, namazdan daha iyidir, namazdan daha üstündür. Çünkü imansız namaz olmaz” diyor. Nevval Sevindi’nin kitabınızdaki açıklamalarınızdan bir örnekti bu da. Şekli asla kabul etmiyor Mevlana ve şekli yerden yere vuruyor. Günümüzde şekli yükseklere taşıyan bir yaşam söz konusu. Manayı görebilmek için de, gözlerin görüyor olması lazım. Görebilmek için de, gönül gözünün açık olması gerekiyor galiba?…
Gönül gözü açık olursa bir insanın, onun maddesine bakmaz manasına bakar. Yani bu en manevi şekilde bile, yani mürşidi kamil bile eğer onun şeklini görüyorsan şekline hürmet ediyorsan, Allah’ın sadece ondan göründüğünü düşünüyorsan puta tapıyorsun demektir. Demek ki her şeyin manasına yönelmek doğrudan Allah’a yönelmek oluyor.

“Söze çok dikkat etmek gerek. Dil çakmak demiri ile çakmak taşı gibidir. Dilden sıçrayıp çıkan söz ateşe benzer. Bazen laf olsun diye, bazen de bir şeyi anlatmak, nakletmek için o demiri, taşı birbirine vurma”. Kelimeleri hoyratça kullandığımız bir dünyadayız. Bunu için neler söylüyor Mevlana?
Aslında “çok düşün ve konuş” diyor Mevlana, yahut “sükut et” diyor. Kendisi de derviş olduktan sonra önce münakaşadan sonra da münazaradan vazgeçtiğini, en son da artık hiç konuşmadığını söylüyor. İnsanın düşünmesi çok önemlidir, çünkü söz gelir yüz kızartır diye bir laf vardır, çirkin söz, düşünülmeden konuşulan söz, farkında olmadan kalp kıran söz, Kabe’yi yıkmakla aynı derecededir. İnsan bir lafıyla bazen bütün alemi birbirine karıştırabilir. Öyleyse çok kızgın bile olsak o söz ağzımızdan çıkmadan gittiği yerin Allah olduğunu düşünerek çıkması lazım.

Mevlana Şems ile karşılaşmadan önce, nasıl yaşardı, nasıl biriydi? Şems ile karşılaşmaları nasıl oldu?
Mevlana Şems ile karşılaşmadan önce çok büyük bir alimdi. Herkesin aşık olduğu, hayran olduğu, önünde eğildiği maddi olarak da Selçuk Üniversitesinin rektörü seviyesinde çok güzel çok ulu bir alimdi. Ama alimdi. Şems ile karşılaşınca önce alimliğinden vazgeçti. Alimliğini Musa gibi maddi alimlikten Hızır’ın ‘ilmi ledun’ alimliğine yükseltti. Şems ona Hızır vazifesi yaptı yalnız Mevlana öyle bir Musa’dır ki hiçbir zaman Hızır’ına itiraz etmemiştir. Bunun için ben ona Müslüman Musa diyorum. Şems ile karşılaşmaları ezelde olmuştu zaten, ezeli bir nasiptir. Şems onun ruhuydu o onun kalbiydi dolayısıyla aynı vücudun ruhu ve kalbinin birbirleriye aynı vücutta birleşmesi ve birbirinden haberdar olması gibi bir şeydi bu. Tabi ki Şems onu denedi, çünkü ne kadar ezeli bir nasip için de olursa olsun, “acaba vakti geldi mi” diye denedi. Vakti gelip gelmediğini denemek de “Beyazıt mı büyük peygamber mi büyük” demekle olmuştur. Çünkü Beyazıt büyük deseydi, “ben doydum tamamlandım, enel hak dedim, artık hiç bir şeye ihtiyacım yok, o bakımdan da hocam size ihtiyacım yok” diyecekti. Ama o peygamber büyük demekle “hayır, doymadım gelin öğretin” dedi. Ondan sonra da zaten birlikte oldukları süre boyunca, hep dinledi, hep dinledi.

Şemsi Tebriz-i ve Mevlana’yı iki zıt karakter gibi görüyorum. Sanki birbirini tamamlayan iki parça gibi… Şems nasıl biriydi, Mevlana ile karşılaşmadan önce?
Şems, baştan aşağı güneş gibiydi, yani nasıl güneşe bakılmaz ellenmez ulaşılmazsa ve her saniye içinde binlerce bomba patlarsa, Şems’in hali öyleydi. O allahın her an yeni bir tecellisiyle karşı karşıyaydı. O bu dünyada yaşamıyordu, öbür alemle ilişkideydi. Bu dünya içinde zor bir insandı, çünkü onun ilişkisini herkesin anlaması mümkün değildi. Ona bir gözlük lazımdı ki, dünya onu tanısın. Güneş gözlüğü Mevlana oldu. Mevlana ona dayandı, tahammül etti, onu anladı idrak etti, ondaki Allah tecellilerini gördü, kabul etti ve benimsedi. O oldu, dolayısıyla da gözlük oldu. Biz Şems’i Mevlana gözlüğüyle tanıdık. Aslında ikisinin de farklı olmadığını tek vücut olduğunu düşünüyorum ben.

Şemsi Tebriz-i ve Mevlana dostluğunun gelişimine, onları bugüne taşıyan sevgilerinin manasını siz nasıl yorumluyorsunuz? Bir araya gelmelerinin sebebinde bugüne ışık tutan bir mesaj var mı? Ayrılıkla, hasretle sona eren bir beraberlik, tekamül için gerekli bir sınav mıydı?
Ben onların beraberliğinin mürid-mürşid beraberliği olarak düşünüyorum. Şems gibi bir mürşid güneş gibi insanı yakar ve tekamül ettirir dolayısıyla her devirde bu mürid-mürşid ilişkisi yaşanır. Ama mürşid çok da, nerde Mevlana gibi bir mürid… Eğer Mevlana gibi müridler olursa, mürşidi de Mevlana’da görmek mümkün olur. Bu beraberlik şarttır, ama mesela hz. Fatih ile Şemsettin arasındaki beraberlik de böyledir. Yani bu dünyada işe yaramış kim varmış mutlaka bir mürşid tarafından eğitilmiştir. Onların o güzelliği varlığı mürşidin o hakikatini üzerinde göstererek olmuştur bu yüzden şart olan bir beraberliktir. Tekamül ancak mürşidde olur, eğer mürşidin şekline tapıyorsa gerçi Mevlana şekline tapmıyordu ama sadece Şems’de Allah’ı görebildiği düşündüğü bir devrede, bence Şems kendini aradan çekti. O Allahın tecellisini her yerden görebileceğini, onun varlığı olmasa her yerden tecelli edenin Allah olduğunu öğretti Mevlana’ya. Zaten Şems gidişinden sonra “güneş battıysa ne oldu ay çıkmadı mı? ay battıysa ne oldu yıldız yok mu?” diye Mevlana’ya bu hakikati dile getirdi.

Mevlana ve Şems’in aşkını nasıl yorumluyorsunuz? Bu dostluğu onun ifadesiyle aşkla ilgili kılan neydi?
Mevlana ile Şems’in aşkı diye bir şey düşünemiyorum. Onlar aynı Allah’a aşık olmuş ve bu aşkla birbirine sarılmış, aşkı beraber yaşamanın zevkini yaşamış hakiki mürid-mürşid’dirler. Bazen hangisi mürid, hangisi mürşid diye düşünülebilir ama benim için aşk yalnız allaha duyulan histir. Mevlana Şems’de Allahın hakikatlerini gördü ona aşık oldu. Şems de, Mevlana da Allah’ın kuldaki tecellisini gördü, ona aşık oldu. Dolayısıyla onlar birbirlerinde, Allahın hakikatleriyle meşgul oldular.

Mevlana’nın “şefkatte, merhamette güneş gibi ol, ayıpları örtmek de gece gibi ol” sözündeki gibi olmuyor bazen dostluklar… Gönülden gönüle sımsıkı kapalı pencereler bugün.  Sufi bakışı, dostluğu nasıl algılar? Dost kelimesinin tek muhatabının Allah olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Mevlana der ki; “Dost dostunun yaptığı hatadan kendi yapmış gibi yüzü kızarandır”. “Bırakın onların kusurlarını açmak kusuru yaptığı hatayı kendi yapmış gibi düşünen insandır” der. Tabi dostluk anlayışı aynı Allah’ın birliğinde birleşen kişiler dost olur. Yani aynı yerden Allah’a bakan kimseler dost olur. Onlar menfaate dayalı dostluklar yaşamazlar çünkü her yerde tecelli edenin Allah olduğunu bilirler. Onun dışındaki dostluklar dostluk değildir.


“O sıkıntılı ve hastalığın olduğu yerde Allahın yanımızda olduğunu ateist bile hisseder” diyorsunuz. Bunu açıklayabilir misiniz?
Ateist aslında bizden daha çok Allah’ı düşünen kişidir. Nasıl reddedeceğini düşünür, halbuki imanla olan kişinin hiçbir zaman böyle bir şüphesi yoktur. Zaten emin olduğu şey hakkında fikir yürütmez yahut da mühürlü insanlar vardır, bunlar allah fikrini bile idrak edemeyecek derecede allah tarafından mühürlenmişlerdir, kuran-ı kerim böyle yazıyor. Zaten hiçbir günahları yok, çünkü mühürlüler.

İç dünyamızı nasıl yapılandırabiliriz? Gönül kelimesini çok kullanırız, acaba anlamı bizim anladığımız şekilde mi? Gönül ne demek?
Kalp denen et parçası üzerine Allah’ın nuru vurursa, bunun adına gönül denir. Aydınlanmış kalptir.

Bugünkü yaşam şeklimize, atmosfere bakarsak, çok gürültülü bir dünyanın içinde bir çok sesle yaşıyoruz. Bu seslerin içinde isyanlar da var, savaş çığlıkları da. Dört duvar arasında, neredeyse pek az yeşillikle, arabaların içine sıkışmış, trafiğe sıkışmış bir halde yaşıyoruz. İç dünyamızı bu gürültünün içinde sakin ve sessiz tutabilmek nasıl mümkün olur?
Gayet basit, dışarıyla ilişkiyi kesip içeriyle ilişki kurarsanız isyansız yaşarsınız. İnsan içindeki Allah’ıyla meşgulse, dışına takılmaz. Ancak dışına hizmet etmekle vakit geçirir. İnsan biriyle mücadelesini nefsi için yapmayıp da Allah için yapıyorsa o mücadele zevkli bir mücadeledir. Ama mücadelelerde, nefs işin içine girerse o zaman orada mutluluk diye bir şey söz konusu olamaz.

Mevlana hep “kalbini dinle, kalbini dinle” diyor. ‘Kişisel gelişim’ teorileri de aynı şeyleri söylüyor, içsel yolculuk. Bu yolculuktaki kılavuz ise kalbimiz, o bize nerede olduğumuzu, nereye gitmemiz gerektiğini söylüyor. Bu konuda bizi aydınlatabilir misiniz? Kalbimiz konuşur mu sahiden?
Kalbimiz değil de vicdanımız. Kalbin ruha bakan tarafına vicdan denir. Kalp ruhla ilişkiliyse, o zaman vücut içinde hakimiyet vicdanın olur. Vicdan vücutla konuşur ve daima sana doğru yolu gösterir. Nefsin de konuşur, daima yanlış yolu gösterir. Ama hangisi hakimse vücut içinde, onun hakimiyeti söz konusu olur. Vicdan hakim olursa vücut rahatlar ve huzur bulur.

Kitabınızdaki bazı bölümlerden alıntılar yaptık ve içimizde dolaşan bazı sorulara yanıt almak istedik. Mevlana ve Mesnevi bir röportajın içine sığmayacak kadar büyük bir okyanus. Mesnevi’yi soru-cevap şeklinde bulacakları bir kitaptan okuyacaklar okuyucularımız. Hepimizin çok iyi bir atasözünü çevirerek anlatmışsınız hayata nasıl bakmamız gerektiğini, ama yine de son olarak, hayatı bayram tadında yaşamak için, hayata nasıl bakmamız gerektiğini sorayım size?
İlahi nurdan gözlük takar bakarsak, hayata dünyayı ve ahıreti birbirinden ayırmadan, ikisine de eşit önemle bakarsak mutlu bir hayat yaşarız. Bir tarafa yönlenirsek mutluluğumuz gider  dengemiz bozulur. Bunun için dilerim ki, insan dünyada yaşarken ahretle, ahrette yaşarken dünya ile meşgul olur. Ve her ikisinde de Allah’ın tecellisini daim görür, o zaman hayat çok güzelleşir.

Aşktan Dinle / Cemalnur Sargut / Sorular: Nevval Sevindi / Editör: Çiğdem Yazır / Kapak Resmi: Aygül Okutan / Kapak Tasarımı: Hümanur Bağlı / Nefes Yayınları / 1. Baskı / Kasım 2011 / 312 Sayfa

Cemalnur  Sargut; Türk Kadınları Kültür Derneği’nin (TÜRKKAD) İstanbul Şubesi Başkanlığı görevini yürütmektedir.  TÜRKKAD, Cemâlnur Sargut’un liderliğinde yaptığı konferanslarda, İslâm tasavvufunun günümüz sorunlarına getirdiği çözümleri ele alan bir kuruluş. Eserleri : ‘Kenan Rifai ile Aşka Yolculuk’, ‘Ey İnsan (Yasin Sûresi Şerhi)’, ‘Bakara (Bakara Sûresi ilk 10 Ayetin Şerhi)’ ‘Hz.Âdem (Füsusul Hikem Şerhi)’ ‘Samiha Ayverdi ile Sırra Yolculuk’, ‘Peygambere Sevdirilen Kadın’, ‘Kabe’nin Hakîkati’, ‘Osmanlı Padişahlarının Peygamber Sevgisi’, ‘Can-ı Candır Hz. Ahmed Muhammed Mustafa’, ‘Dinle’, ‘Aşktan Dinle’

Söyleşi Yazarı:
Sevilay Acar
sevilayacar@okuryazar.tv
http://sevilay-acar.blogspot.com
http://www.twitter.com/sevilayacarr
http://www.facebook.com/sevilayyacar

Bu söyleşi okuryazar.tv internet sitesinde yayınlanmıştır.

Etiketler